7 Aralık 2011 Çarşamba

TÜRK TİYATROSUNUN İLK YÜZLERİ

Geleneksel Türk tiyatrosu dediğimiz dönem, Batılılaşma inkılaplarının öncesindeki Türk kültürünü yansıtan tiyatrodur. Köylü ve halk tiyatrosu diye türlere ayrılmıştır. Halk tiyatrosu şehirlerde en çok da İstanbul’da gelişmiştir.

Geleneksel Türk tiyatrosu denince, meddah, kukla, ortaoyunu, karagöz, köçek, çengi, hokkabaz gibi dramatik öğeli oyunlar ve sihirbaz, perendebaz, cambaz, çemberbaz, ateşbaz (fişeklerle gösteri yapar), hayvanbaz (köpek veya maymunla gösteri yapar) akla gelir.

Batılılaşma öncesi döneminde en ünlü yüzlerden birkaçı şöyleydi:



Kavuklu Hamdi (1841-1911)
1873’de ustasından Kavuklu rolü için icazet aldı. Sultan Abdülaziz döneminde saraya alındı. Gösterilerini saray halkına yaptı. 1875’den sonra tekrar meydan temsillerine döndü. Zuhurî Kolu’nun hem kolbaşısı hem de kavuklusu olarak ünlendi. Ortaoyunu için birçok senaryo ve tekerleme geliştirdi. Aksaray’daki bir tiyatroda Hayalhane-i Osmanî adlı perdeli ortaoyunu temsilleri verdi. Burada oynadığı oyunlarla tuluat tiyatrosuna zemin yarattı.

Kel Hasan (1874-1929)
Yarattığı “aptal uşak” tiplemesiyle tanındı ve sevildi. Canlılığıyla bu tipe hayat verip onu geliştirdi. Sahneye çıkmadan önce kulisten boş bir gaz tenekesini sahneye fırlatır, eline aldığı bir tavan süpürgesiyle sahneye girerdi. Bu alışkanlığı onun simgesi oldu.

Küçük İsmail (1854-1928)
Şive taklitleri ünlüydü. Razakızade, Laz ve Acem taklitleri yapardı. Kavuklu Hamdi’nin Pişekâr’ıydı. 1876 yılında kendi tuluat topluluğunu kurdu. 1879’a kadar çeşitli oyunlarda oynadı. Bu tarihte Ahmet Vefik Paşa’nın Bursa’da kurduğu tiyatro topluluğuna geçti. 1883’de Temaşahane-I Osmanî topluluğunu kurdu.




Hayali Küçük Ali (1886-1974)
Saraç Hüseyin ustasıydı. Onun yanında Karagöz’e başladı. 60 yıla yakın Karagöz oynatarak bu oyunda üstatlığı elde etti. Derlediği Karagöz oyunlarını kitaplaştırdı: Karagöz (1969).







İsmail Dümbüllü (1897-1973)
Birçok topluluk kurdu. Çeşitli ortaoyunu temsillerinde oynadı. Kavuklu Hamdi, Kel Hasan, Abdi, Naşit gibi ünlü oyunların yanında çalıştı. Onların repertuarlarına yeni tuluat oyunları geliştirip ekledi.

18 yüzyılın başlarında ortaya çıkan Batılılaşma hareketleri tiyatroda da etkilerini gösterdi. Tanzimat’la birlikte Batı örneğinde yeni bir Türk tiyatrosu geliştirilmek istendi. Geleneksel seyirlik tiyatro anlayışından farklı olan çerçeve sahnesi, dekoru ve oyuncularıyla Tanzimat tiyatrosu, azınlıkların katkılarıyla biçimlendi.

Bu yeni tiyatro anlayışıyla halkın eğitilmesi ön planda tutuluyordu. Geleneksel tiyatro gibi sadece eğlendirmeyi amaçlamıyordu. Ama müslümanların sahneye çıkması yasaktı, bu yüzden Tanzimat tiyatrosu uzun bir süre Rum ve Ermeni kökenli vatandaşlarımız tarafından sürdürüldü. 

Tanzimat tiyatrosunun ilk yazarları:

Ali Haydar (1836-1914)
Tanzimat tiyatrosunda ilk trajedileri yazdı. Sergüzeşt-I Perviz (1866) oyununda bir mirasyedinin yoksullaşmasını anlattı. İkinci eserinde sonu cinayetle biten bir kıskançlık olayı işlenmişti (Ersas 1866). Rüya Oyunu (1875) eseri de bir manzum komediydi.

Feraizcizade Mehmet Şakir (1853-1911)
Ahmet Vefik Paşa’nın Bursa valisiyken oluşturmak istediği  Bursa Tiyatro topluluğunun kurulmasına önemli katkıları oldu (1883). Bursa’da Nilüfer (1887) ve Gündoğdu (1891) dergilerini yayımladı. Başarılı tekniği, duru diliyle yazılmış komedileri nedeniyle Türk Molière’I olarak anıldı. Önemli eserleri: İnatçı yahut Çöpçatan (1885), İcab-I Gurur yahut İnkılab-I Mahabbet (1885), Evhamî (1886), Kırk Yalan Köse (1886), Yalan Tükendi (1886), Teehhül yahut İlk Göz Ağrısı (1886).



Ahmet Vefik Paşa (1823-1891)
Bursa Tiyatrosu’nu kurdu. Molière’den yaptığı çeviri ve uyarlamalarıyla tanındı. Daramaturgi ve sahneleme tekniği konusunda yenilikler yaparak Tanzimat tiyatrosunun gelişmesine katkıda bulundu. Halka tiyatroyu sevdirmek için, abonelik sistemleri uyguladı. Zor Nikah, Zoraki Tabib, Kadınlar Mektebi, Merakî gibi çeviri ve uyarlama eserlerinin yanı sıra Lehçe-I Osmanî (1877) adlı Türkçe sözlüğü hazırladı.

Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinin ünlü tiyatrocuları:

Güllü Agop (1840-1902)
Gedikpaşa’daki Osmanlı Tiyatrosu’nu kiralayarak Türkçe oyunlar oynadı (1870-1880). Çevirilerin yanı sıra yerli yazarların oyunlarını da sahneledi. II. Abdülhamit’in buyruğuyla bir saraya alındı. Temsillerini saray çevresine sergiledi.

Dikran Çuhacuyan (1836-1898)
Arif’in Hilesi adlı ilk Türk opereti ile ünlendi (1872). Köse Kahya (1874), Leblebici Horhor Ağa (1875) operetlerini besteledi. Doğu müziği ezgilerini batı müziği formlarına başarıyla uyarladı.

Mardiros Mınakyan (1839-1920)
Batılı Türk Tiyatrosu’na oyuncu, yönetmen, yazar ve hoca olarak katkılarda bulundu. 1884 yılında kurduğu Osmanlı Dram Kumpanyası ile 250 dolayında oyun, opera ve operet sahneledi. Türk tiyatro tarihinde jübilesini yapan ve padişah tarafından Maarif nişanıyla ödüllendirilen ilk Türk tiyatrocusudur (1912).

Ahmet Fehim (1856-1930)
Ahmet Vefik Paşa’nın uyarlamalarındaki rolleriyle ünlendi. Kurduğu tiyatro topluluklarıyla Anadolu turnelerine çıktı. Darülbedayi’de öğretmenlik yaptı. İlk Türk filmlerinde yönetmen ve oyuncu oldu.

Afife Jale (1902-1941)
İlk defa Kadıköy Apollon Tiyatrosu’nda Yamalar adlı oyunla sahneye çıktı (1920). Tatlı Sır ve Odalık oyunlarında oynadı. Şehremaneti, Müslüman kadınların sahneye çıkmasını yasaklayınca, polis tiyatroyu bastı. Darülbedayi’den çıkarıldı. Yasak kaldırılınca, Yeni Tiyatro topluluğunda çalıştı.

André Antoine (1858-1943)
Fransız tiyatro yönetmeni ve oyuncusu. İstanbul Belediye Başkanı Cemil Topuzlu’nun daveti üzerine İstanbul’a geldi (1914). Bugünkü Şehir Tiyatroları’nın temeli olan Darülbedayi-I Osmanî topluluğunun kuruluş çalışmalarını yönlendirdi. Bir eğitim programı hazırladı ve yetenekli öğrencileri yetiştirdi.

Gülşen Uslu

6 Aralık 2011 Salı

FİLM MÜZİKLERİ ve MÜZİKALLER


FİLM MÜZİKLERİ


70'li yılların sonlarında henüz bacak kadarken, nereden merak saldımsa, radyolardan dinlediğim film müziklerini ve müzikallerin şarkılarını kaydetmeye başladım. Özellikle TRT 3'te Atilla Dorsay, Sezen Cumhur Önal ve İzzet Öz'ün hazırladığı programları kaçırmazdım. En büyük düşüm ise bir gün çok zengin olup bu müzikallerin filmlerini de arşivlemekti. Ama halen zengin olmayı başaramadığım için bu güzel düşüm, belleğimdeki yerini koruyor.

Filmlerde ses ve müziği bir arada bulundurma ihtiyacı 3 temel nedenden doğmuştur.
Teknik neden: Sinema makinesi öyle gürültüyle çalışırdı ki, seyirci bu sesi işitmesin diye başka bir sesle bastırmak isteyen sinemacılar, önceleri salonda piyanist bulundururlardı. Film akarken bu piyanistler de tuşlarda gezinirlerdi. Hatta filmden notlar alıp özel besteler yapan piyanistler bile vardı.
Psikolojik neden: Sinema, 1927 yılına kadar dilsizdi. Seyirciler karanlıkta ve sessizce bu görüntüleri izlemekten ürkerlerdi. Bu yüzden sinema salonlarında,  bir ses ihtiyacı psikolojik olarak vardı. Bundan sonraki beş yılda görüntü ve sesi aynı anda veren senkron projeksiyon aygıtları gelişti.
Kültürel neden: Opera, sirk veya şarkılı kahvelerde, müzik ve gösteri bir arada vardı zaten. Sinemanın gelişmesiyle, gösterinin müziklenmesi doğal olarak gelişti.

1927 yılında ilk sesli film Alan Crosland tarafından çekildi; Caz Şarkıcıları. Bu filmle birlikte bir tartışma başladı. Görüntüyü tamamlayan bir müzik anlayışı mı yoksa yüzde yüz müzikal bir film mi? Sonuç olarak, sinemanın yaratmak istediği hayal dünyasını seyirciye kabul ettirmede, müziğin rolünü kimse yadsıyamadı. 

Film müziklerinin büyük isimlerinden bazıları şöyledir:
H. King'in 1938 yılında çektiği Gösteriş Budalası filminin müziklerinin bestecisi Alfred Newman.
O. Walles'in 1941'de çektiği Yurttaş Kane filminin müziklerinin bestecisi Bernard Hermann.
A. Hitckock'un 1945'te çektiği D'Edwardes'in Evi filminin müziklerinin bestecisi Miklos Rozsa.
Ch. Walters'in 1953 yılında çektiği Lili filminin müziklerinin bestecisi Bronislaw Kaper.
D. Lean'ın 1965 yılında çektiği Doktor Jivago filminin müziklerinin bestecisi Maurice Jarre.
S. Spielberg'in 1975'te çektiği Jaws ve G. Lucas'ın 1977 yılında çektiği Yıldızlar Savaşı filmlerinin müziklerinin bestecisi John Willams.


MÜZİKALLER


Yirminci yüzyılın başlarında ve I. Dünya Savaşı sonrasında operet, vodvil, bale ve fars Brodway'da olgunlaşıyor ve oradan Hollywood'a, oradan da tüm dünyaya yayılıyordu.

Müzikal filmler, İngiltere, Almanya, Mısır ve Hindistan sinemalarında da çok seyirci buluyordu ama kalabalık, masraflı revü ve showlar Hollywood'dan çıkıyordu. Bu dönemde Fred Astaire ve Ginger Rogers şahane bir ikili olarak ortaya çıkmıştı. Bu ikiliyle aynı dönemde, Vincente Minelli, Gene Kelly ve Robert Wise da sinemada Kartpostal Mutluluğu denilen görüntüleri filmleriyle vurgulayıp duruyorlardı.

Şarkıları ve danslarıyla yüzde yüz sesli ilk müzikal film 1929 yapımı Brodway Melodisi'dir. Nacio Brown ve Arthur Freed müziklendirmişlerdi bu filmi.

Cole Porter, 1934'te Neşeli Dul (The Gay Divorce), 1946 yılında Cary Grant'ın oynadığı Gece ve Gündüz (Night and Day) filmlerini müziklendirdikten sonra çok aranılan bir isim olmuştu.

Gershwin de özellikle 1954'te Glenn Miller'in Hikayesi filminde yaratmış olduğu melodilerle ölümsüzleşmiştir.

Bing Crosby, 1946 yılında Mutluğun Melodisi ve 1956 yılında Yüksek Sosyete filmlerinde söylediği şarkıları hem çok satmış, hem de yumuşak sesli şarkıcı tipini somutlaştırmıştı. Nat King Cole ve Frank Sinatra da aynı ekolden şarkılarla adlarını dünyaya duyurdular.


Gene Kelly 1939 yılında çevirdiği Şen Denizciler (On The Town), 1951'de Paris'te Bir Amerikalı, 1952'de Yağmur Altında (Singing in the Rain), 1955'de Eğlenceler Beldesi (Brigadoon) filmleriyle, hem şarkıcı Bing Crosby ile hem de dansçı Fred Astaire ile boy ölçüşüyordu.

Judy Garland 1954 yılında, Bir Yıldız Doğuyor (A Star is Born) filmiyle  büyük çıkışını yapıyordu. Daha sonra bu filmin birçok versiyonu çevrildi. Kris Kristoffersen ve Barbara Straisand'ın yetmişli yılların sonunda çevirdiği aynı adlı filmi örnek verebiliriz. Hatta Türkiye'de bile Sezen Aksu ve Bulut Aras'ın başrollerini oynadığı bir sinema, Mehmet Aslantuğ  ve Arzum Onan'ın oynadığı televizyon versiyonu Bir Yıldız Doğuyor adıyla çevrilmişti.


1961 yılında çevrilen Batı Yakasının Hikayesi (West Side Story), güçlü öyküsü ile başka filmlere esinti kaynağı oluyor, tiyatroya uyarlanıyordu. Filmin müzikleri klasikleşmiş hit şarkıların içinde yer alır.

Kabare filmleri, 1930 yılında Marlene Dietrich'in oynadığı Mavi Melek (The Blue Angel) filminden sonra çoğalır. 1960 yılında Shirley MacLaine'in oynadığı Kan Kan, 1970 yılında Liza Minelli'nin oynadığı Kabare (Cabaret), kabare filmlerinin en ünlüleridir.

Fransızlar, müzikal filmleri çok üretmemişlerdi. Onların müzikallere katkısı, Hollywood'a gönderdikleri oyuncu ve bestecilerle sınırlı kalmıştır. Maurice Chevalier, 1958'de Gigi filmini yurttaşı Leslie Caron ve Louise Jourdan'la çevirmiş ve Amerikan sinemasına Fransız aşık temasını kazandırmıştı. Ayrıca Gene Kelly tarafından keşfedilip, filmlerde oynayan Leslie Caron, 1953'te Mel Ferrer'le oynadığı Lili ve aynı yıl Gene Kelly ile oynadığı Pariste Bir Amerikalı filmleri ile adını Hollywood'un ünlü caddesine yazdırıyordu.

Hint sineması her zaman müzikallerde biz de varız, dedi. Yaptıkları müzikallerin en ünlüsü 1951 yılında Raj Kapoor'un çevirdiği Avare (Avara) filmidir.

Müzikallerle ilgili anımsattıklarımdan çok daha fazlası elbette var. Marilyn Monroe'nun oynadığı Erkekler Sarışınları Sever, Rita Hayword'un oynadığı Karmen'in Aşıkları, Barbara Straisand'ın oynadığı Hello Dolly ve Funny Girl... Daha yüzlercesi...


Bizim sinemamızda müzikal yok diyebiliriz. Batılı anlamda kalabalık kadrolu ve danslı filmler yapılmamıştır. Daha çok devrin hit şarkılarının söylendiği şarkıcılı filmler çevrilmiştir. 1980'de Türker İnanoğlu, Haldun Dormen'in süpervizorlüğünde, Renkli Dünyalar adıyla gösterime girecek olan filmin senaryosunu Orhan Aksoy'a yazdırmıştı. Kadroda Erol Evgin, Gülşen Bubikoğlu, İzzet Günay, Nevra Serezli, Adile Naşit, Ayşen Gruda vardı. Müzik Melih Kibar, söz Çiğdem Talu. Haldun Dormen anılarını yazdığı Antrakt adlı kitapta bu filmle bağlantısı olmasına hep üzüldüğünü söyler. Yani sinemamızda müzikalin sadece denenmiş olduğunu söyleyebiliriz.

TRT de bazı müzikalleri televizyona uygulama projesini geliştirmiş ve bu amaçla 1973 yılında, Rey kardeşlerin yazdığı, öyküsü 30'lu yıllarda Suadiye'de geçen Lüküs Hayat müzikali televizyona uygulanmış, ama bu ünlü müzikal bile tiyatrodaki kadar ilgi görmemiştir. 

Türkiye'de müzikal, tiyatro anlamında  varolmuştur hep. Osmanlı döneminden beri  kantolar, düettolar çok rağbet görmüştür.  Dünyada çok ünlü olan müzikaller Türkiye'de de uyarlanıp oynanmıştır. Batı Yakasının Hikayesi, Damdaki Kemancı, Kaldırım Serçesi gibi... 

1971 yılında Engin Cezzar-Gülriz Sururi Tiyatrosu Hair müzikalini uyarlar. Kadroda Neco (Nejat Yılmaz), kardeşi Mithat Yılmaz, Füsun Önal, Uğur Akdora, Ahmet Olcayto, Dağhan Baydur vardır. Haftada 9 kez gösterilen müzikal, haftalarca kapalı gişe oynamıştır.
 
1979 yılında, Sadık Şendil'in yazdığı, rejisini Cüneyt Gökçer'in yaptığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikal olarak hazırlanmış ve gösterime girmişti. Müziğini Atilla Özdemiroğlu, danslarını Sait Sökmen, dekoru Refik Eren, kostümleri Hale Eren gerçekleştirmişti. İlk kadroda Ayten Gökçer, Cihan Ünal, Muazzez Kurdoğlu, Ayşen Gruda, Adile Naşit, Altan Erbulak, Turgut Boralı vardı.

Egemen Bostancı'nın büyük prodüksiyonlarla gerçekleştirdiği müzikaller de çok ilgi görmüştür. 1979'da Rejisini Haldun Dormen'in yaptığı Merhaba Müzik, Nükhet Duru, Füsun Önal, Perran Kutman, Ersan Erdura, Huysuz Virjin ve Tolga Han Dans Grubu ile Rumelihisarı'nda başlıyordu. Sunuculuğunu Halit Kıvanç'ın yaptığı müzikal ilk geceden izdihama uğruyordu.

1980'de çadır tiyatrosu serüvenini içeren Hisseli Harikalar Kumpanyası, Çiğdem Talu'nun sözlerini yazdığı;
        Hisseli Harikalar Kumpanyası,
        Açıyor perdesini açıyor,
        Harikalar dünyası burası
        Herkese neşe saçıyor.
şarkısıyla açılıyordu. Şarkıyı Kartal Kaan seslendiriyordu. Melih Kibar'ın müziklerini, Esin Engin'in aranjelerini yaptığı müzikal çok büyük bir başarı kazanıyordu. Erol Evgin, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Kartal Kaan, Belkıs Dilligil, Ayten Arman ve Huysuz Virjin için yazılmış rolde de Mehmet Ali Erbil oynuyordu. Şan Tiyatrosu'nu tıklım tıklım dolduran müzikalin rejisi Haldun Dormen'e aitti. Bu müzikaldeki genç dansçılar, sonradan Türkiye'nin çok önemli isimleri oldular: Serap Aksoy, Çiğdem Tunç, Oktay Keresteci, Yonca Evcimik, Melih Çardak, Yaprak Özdemiroğlu, Yavuz Özden, Burçin Orhon.

1983'e gelindiğinde yine Haldun Dormen ve Egemen Bostancı bir müzikal daha yaratırlar. Şen Sazın Bülbülleri. Kadroda, Nevra Serezli, Adile Naşit, Lale Belkıs, Erol Evgin, Ayşen Gruda, Belkıs Dilligil, Ayten Erman, Uğur Yücel, Ergun Köknar, Gaffur Uzuner, Ateş Böceği Ercan ve Necla Nazır vardır. Müziklerini Ali Kocatepe, Çetin Akçan ve Necdet Tokatlıoğlu yapmıştır.

Egemen Bostancı gittiği için mi bilmiyorum, artık böyle prodüksüyonlar görmüyoruz; hazırlanışı ve sahnelenişi büyük sükse yapan Evita müzikali dışında. Ama birinin Haldun Dormen'in düşünü gerçekleştirmesine yardım etmesi gerekiyor. 80'li yıllarda Çöpçatan adıyla sahneye koyulan Ayfer Feray'ın oynadığı, ama Haldun Dormen'in, Perran Kutman'ın oynamasını düşlediği Hello Dolly projesi... 

Gülşen Uslu

 



SİNEMA

 SİNEMANIN DOĞUŞU

Sinemayı yazmaya karar verdiğimde o kadar çok bilgi ve belge buldum ki nasıl bir yazı yazmam gerektiğine karar veremedim. Yani sinema kronolojisi türü bir yazı mı, yoksa sosyolojik mi?.. Çok kapsamlı çok başlıklı bilgiler vardı ve bunları taramak insanın aylarını alırdı. Oysa benim yapmak istediğim bir-iki sayfalık bilgi-makale türü bir yazı hazırlamaktı. Bu yüzden daha önceki araştırma yazılarımdaki misyonuma uygun olması açısından ilkler üzerinde durdum ve dünyada ve Türkiye’de sinemanın doğuşunu yazmaya karar verdim. Birkaç dönüm noktası veya başlığı da hatırlatabilmeyi amaçlıyorum.


İşte sinemanın ilk zamanları ve kilometretaşları:


Ortaçağda 15. Yüzyılda Leonardo da Vinci bir “camera obscura” yapmıştı. Karanlık bir odada, nesneleri fener yardımıyla duvar üzerine yansıtıyordu.


1798’de Belçikalı gölge oyunu ustası Robertson “görüntü oyunları” adını verdiği gösterisinde sabit görüntüleri izleyicilerine sunuyordu.

19. yüzyılda Fransız Emile Reynaud sabit görüntüleri harekete çevirmişti. Güçlü bir biçimde aydınlatılmış bir ayna çemberi önünden geçen kağıt şerit üzerinde değişik görüntüler dairesel olarak birbirini izliyordu. Bir keresinde elle çizilip boyanmış 636 adet görüntüyle gösteri yapmıştı. 
 
1869’da ABD’li John W. Haytt selüoiti buldu.

1887’de ABD’li Hannibal Goodwin filmi geliştirdi. Aynı zamanlarda Fransız, Alman ve ABD’li keşifçilerin çalışmalarıyla Sinematograf doğdu. Buluşa bu adı veren Léon Bouly’dir.

1893 yılında A. le Roy ve E. Lauste, bir Amerikan buluşu olan kinetoskop filmlerinin gösterimi için projektörü keşfettiler. Bir yıl sonra da Eastman ilk yandan delikli filmi yaptı.

 
28 Aralık 1895 yılında Paris Grand Kafe’de Lumiére Kardeşler halka açık ilk gösterilerini yaptılar. 



Sinema bu tarihten sonra teknik bir gösteri olmaktan çıktı, öykü anlatmaya, tiyatroyu taklide yönlendi.


1898’de ilk aktüalite filmi Havana (Billy Bitzer), ilk tanıtım filmi Mesguich (Lumiére ve Méliès), ilk tarihi film Dreyfus Olayı (Méliès, 1899) çekildi.

1905’e gelindiğinde Méliès, Folies-Bergère’den bir sipariş üzerine müzikhol sanatçılarının rol aldığı “İki Saatte Paris-Monte Carlo Yarışı”nı çekti. Méliès daha öncesinde de “Maine” zırhlısının infilakını ve VII. Edward’ın taç giyme törenini filme almıştı.

1905 tarihinde ABD Pitsburgh’da, Los Angeles’de sabah sekiz, gece oniki arası açık olan sinema salonları açılmıştı.

Sinema bu tarihlerde sessiz olduğu için, salonlarda efektörler ve orgcular bulunurdu. Bu kişiler filmdeki dramatik vurguları canlı olarak seslendirirlerdi.

Auguste Baron, çekimler sırasında sesi bir silindir üzerindeki balmumuna kaydederken, görüntüyü de kameraya kaydeden bir sistem buldu. Gösterimlerde bu iki kaydı eş zamanlı olarak çalıştırıyordu. Leon Gaumont’da 1902’de ilk play-back uygulamasını başarıyla gerçekleştirmişti. Böylece sesli sinema çağının ilk adımları atılmıştı.


Sessiz sinemanın ilk aktörleri sokaktaki adamlardı. Daha sonraları tiyatrocular dramalarla filmlerde göründüler. Sesli sinema, sesleri duyulmayan oyuncularda hayalkırıklığı yaratma ve başarısız olma korkuları doğurdu. Öyle ki Charles Chaplin “Konuşmak Şarlo’nun sonu olur” diyerek 1936 yılına kadar sesli çekimlere direnmişti. Ama 1940 yılında yaptığı Şarlo Diktatör filmi sesliydi.

Buster Keaton, sesli sinemayla uyuşamamıştı ama Laurel ve Hardy ve Max Kardeşler tutursız söz esprileriyle başarıyı yakaladılar.

1920-50 yılları arası Hollywood’da star sistemi yıllarıdır. Yıldız avcıları, buldukları adayları üretim aşamasına getirirlerdi. Yönetmen, makyajçılar, terziler, kameramanlar, ışıkçılar bu ürünü işler ve göz kamaştıran starlar yaratırlardı. Sistem otuz yıl boyunca işledi. Hatta 1929 yılında verilmeye başlanan Oscar ödülleri, halka star benimsetmek konusunda rehberlik etti. Starlar tapılası bir fetiş nesnesiydiler artık.

Judy Garland ve Marilyn Monroe’nun intiharları, bu sistemin gerçeğinin sorgulanması gereğini gösterdi. Bundan sonra oyuncular bu çarktan kurtulmak için kendi filmlerine yapımcı olmaya başladılar.

50’lerde televizyon yaygınlaşmaya başlayınca, büyük starlar her eve, her akşam konuk olmaya başladılar. Yapımcılar hatasız, iyi, kahraman karakterlerden yavaş yavaş kusurlu, insani, hatta kötü olabilen karakterlere geçtiler. Müzikaller, bilimkurgular, cinayet ve western filmler altın çağını yaşıyordu artık.

AVRUPA ve DÜNYADA SİNEMA


İskandinavya sineması, I. Dünya Savaşı sırasında gelişmeye başlamıştı. Büyük tarihi filmler yerine, toplumsal ve ruhsal dramalara yönelmişti. İnsani durumlar, iletişimsizlikler baş konusuydu bu sinemanın.

Mauritz Stiller, çoğunluğu ulusal edebiyat uyarlamaları olan 45 film çektikten sonra yanına Greta Garbo’yu da alıp Hollywood’a gitmişti.

Savaş sonrası kuşağın en ünlüsü ise İsveçli İngmar Bergman oldu.

Vamp Kadın imajı ilk Danimarka’da doğmuştu. 1914’de F. Holger-Madsen’in çektiği Afyon Rüyası filminde ilk gerçek öpüşme yaşanmış ve Avrupa’da bir skandal yaratmıştı.

50’li yıllarda İskandinavların ünlü Lapon efsaneleri filme çekildi. Özellikle 1952’de Erik Blomberg’in çektiği Beyaz Ren Geyiği çok ün kazandı.

Alman sineması I. Dünya Savaşı sonrasında büyüleyici bir şiirsellik yakalamıştı. Alman dışavurumculuğu akımı doğmuştu. Ancak Nazizme ters düşen görüşleri reddettikleri için özgünlüğü yok etti. 100 kadar dışavurumcu film çekildiği dönemde oyuncular aşırı jestlerle duyguları dışa vururlardı.

1930’da müzikallere yönelinmişti. Özellikle Marlene Dietrich’in oynadığı Mavi Melek (yönetmen J. von Steinberg ve Üç Kuruşluk Opera (yönetmen G. W. Papst) müzikalleri dünyaca ün kazandı.

İlk Rus filmleri amatör belgesellerdi. Sonra edebi eserleri sinemaya uyarlamaya başladı Rus sinemacılar. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra da edebi uyarlamalar sürdü; ancak 1919 yılında Lenin’in sinemanın öteki sanatlardan üstünlüğünü ilan etmesiyle, sosyalist gerçekçiliğe geçildi.

Sovyet gerçekçiliği filmleri eğitim ve kültür ağırlıklıydı. İşçi ve köylülerin hayatları, genç devrimin gerçekleri baş konulardı. Vertov insanları habersizce görüntüleyerek özgün belgesel tarzını yaratmıştı. İç Savaşın Tarihi (1922), Lenin’in Cenaze Töreni (1924), İleri Sovyetler (1926) gibi belgeler çekti. Ayzenştayn, Ekim Devrimi’ni ve Potemkin Zırhlısı’nı çekerek ünlü olmuştu. Pudovkin’le psikolojik sinema doğmuştu.

Rus sinemasının ilk sesli filmi 1934’de çekilen Lenin’in Üzerine Üç Destan’dı. Ayrıca Romanovlar’ın Düşüşü ve Sovyetler Ülkesi belgeselleri de büyük tarihsel belgelerdir.

Mihail Kalatazov Leylekler Geçerken filmi ile 1958 yılında Cannes’da Altın Palmiye, G. Bardin Ara Nağme filmi ile 1988’de Altın Palmiye kazanmışlardı.

Fransız sineması, yenidalga akımıyla büyük dekorlardan, partilerden kaçıp doğal mekanlara yönelmişti. Toplumsal olguları işlemeyi önemsemişti.

İlk önemli uzun metrajlı filmi 1956’da Le Beau Serge çekmişti: Clau de Chabrol. Çeşitli ödüller alan bu filmde, ahlak zafer kazandı denir.

Roger Vadim, 1956’da Ve Allah Kadını Yarattı’yı çekti ve yeni evlendiği Brigitte Bardot’u dünyaya tanıttı.

François Truffaut, Dört Yüz Darlee ile Cannes’de ödül kazandı.

Eric Rohmer, 1962’de Ahlaki Hikayeler, Monceau’lu Ekmekçi Kadın ve 1969’da çektiği Maud’daki Gece filmleriyle klasik yoğunluğu yakalamıştır.

Jean-Luc Godart, 1959’da çektiği Serseri Aşıklar filmiyle, Belmando ile bütünleşen umursamaz bir gençlik portresi çizmişti. 1982’de çekilen Tutku ise sinemanın bir çeşit şiir olduğunu ortaya koymuştu.

Alain Resnais, Van Gogh (1948), Gauguin (1950), Guvernica (1950), filmlerini çektikten sonra Marguerite Duras’ın Hiroşima Sevgilim (1959)’ini çekti ve dünyaca ün kazandı.

İtalyan sineması, savaş sonrasının yoksulluğu nedeniyle büyük stüdyolar yerine sokakları mekan olarak seçmişti. İtalyan sinemacılar yoksulluğu çekerek yenigerçekçilik akımını başlattılar.

1945-52 yılları arası Roberto Rosselini, Vittorio de Sica, Luchino Visconti, Guiseppe de Santis gibi sinemacılar Özgürlük Akımını yarattılar. 1945’de Roma Açık Şehir (Rosselini), 1948’de Yer Sarsılıyor ve 1949’da Acı Pirinç (De Santis), 1946’da Kaldırım Çocukları ve 1948’de Bisiklet Hırsızları (de Sica) filmleri bu akımın dönüm noktalarıdır.

İspanyol sineması 1896’da Lumiér kardeşlerin Madrid’teki gösterisiyle başlamıştır denebilir. 1908’de Eduardo Jimeno Correas, Zaragoza Pilar Kilisesi’nde Öğle Ayininden Çıkış adlı filmi, Cuyas ise Don Quijote’u çekti.

İlk sesli film: 1930’da çekilen Francisco Elias’ın Puerta del Sol’ün Gizem’i adlı filmdir.

Malraux’un 1939’da çektiği iç savaşı yansıtan Umut, İspanyol sinemasının dönemeçlerindendir.

İkinci dünya savaşından sonra ise dini ve tarihi filmler ağırlık kazanır.

İspanyol sinemasının en tanınmış sinemacıları Luis Bunvel ve Carlos Saura’dır. Bunvel, bazılarını ülke dışında çektiği 1930 Altınçağ, 1932 Ekmeksiz Toprak, 1961 Viridiana, 1970 Seni Sevmeyeceğim gibi filmlerle; Saura, 1977 Elisa Hayatım, 1981 Çabuk Çabuk, 1987 El Dorado dünyaca ünlenirler.

Carlos Saura işe fotografçılıkla başlamıştı. 1959’da Kabadayılar’ı çekti, ancak eleştirmenlerce beğenilmedi. 1963’de Napolyon’un istilasını anlattığı Bir Haydut İçin Türkü sevildi. Ama asıl ününü 1981 Kanlı Düğün, 1983 Carmen, 1986 Büyülü Aşk ve 1987 El Dorado ile yaptı.

Hint sineması, 1956-57’de Cannes ve Venedik Film Festivali’nde gösterilen filmleriyle kendini Batı sinemasına tanıttı. Oysa Hint sinema sanayi 1912’de D. G. Phalke ile başlamıştı. İlk uzun filmi Kral Harişçandiz’i 1913’de çekmiş ve Ramayana ve Mahabbaharata destanlarından etkilenmişti.

Hintçe ilk sesli film Alam Ara tarafından 1931’de çekildi. A. İrani de önemli yönetmenlerdendi. Özellikle Şarkılar filmi çok önemlidir.

Hint sinemasının dünyaca ünlü filmi 1951’de Raj Kapoor’un yönetip oynadığı Avare filmidir. 1961’de Mani Kaul ve Kumar Sahani çektiği filmlerle Hint yenidalga akımını başlar.

Hint sineması dünyanın en canlı sinemasıdır. 6000 film salonu ve her yıl çekilen 9000 filmle…

Japon sinemasının ilk sessiz filmleri, geleneksel Kabuki tiyatrolarından esinlenmişti. Daha sonra tarihi filmler ağırlık kazandı.

Akira Kurosava, 1951 yılında Raşomon (1950) filmiyle Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü alınca dünyaca tanındı.

Kinoşita, ilk renkli Japon filmini 1951’de çekti: Carmen Eve Dönüyor.

70’li yıllarda sinema televizyona yenilince erotik ve gerilim filmlerine yönelindi. Televizyon tüm kadınların seyrettiği pempe filmler üretiyordu zira.

Japonların üç büyüğünden Mizogoçi, 1962’de Fahişe Oharu’nun Yaşamı (1952) filmiyle Venedik Film Festivali’nde ödül kazanmıştı. Ozu, İlkbahar Sonu (1951), Tokyo Hikayeleri (1953)’yle en önemli filmlerini çekmişti. Kurosova’nın uluslararası ün kazanan filmleri ise: Judo Efsanesi 1943, Yedi Samuray 1954, Dersu Uzala 1975, Savaşçının Gölgesi 1980, Ran 1985.

Japonlar çizgi sinemada da çok başarılı oldular.

TÜRKİYE’DE SİNEMA


28 Aralık 1895’de Lumiér Kardeşler’in Paris’teki gösterimi, sinemanın doğum tarihi olarak kabul edilir. Bu tarihten bir yıl sonra Sigmund Weinberg adlı göçmen bir Yahudi, Galatasaray’daki bir birahanede halka açık bir gösteri düzenlemişti. Gösterilen film, Lumiér Kardeşler’in çektiği La Ciotat Garı’na Trenin Varışı’dır. İzleyenlerden E. Ekrem Talu yazılarında trenin üstüne gelmesinden duyduğu korkuyu anlatır.

Batı’dan gelen azınlıklar yeniliklerin öncüsü oldular. Pera’da bu yeniliklerin ilk görüldüğü yerdi.

II. Abdülhamit’in kızlarından Ayşe Osmanoğlu anılarında, Bertrand adlı bir Fransız’ın saraya sinemayı tanıttığını anlatır ama yılı bilinmemektedir.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Tepebaşı’nda ilk sinema salonu açıldı.
Fuat Özkınay ilk Türk belgeselini 1914’de çekti: Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı. 1915’de askeriye, Merkez Ordu Sinema Dairesi’ni kurmuş ve yönetimini Weinberg’e vermişti.

Fuat Özkınay, Weinberg sayesinde sinemayla tanışmış, kameraman ve yönetmen olarak Türk sinemasının ilk filmlerini çekmişti. 1914’de Seden Kardeşler’le birlikte Ali Efendi sinemasını açmıştı. 1917’de Merkez Ordu Sinema Dairesi’nce Almanya’ya gönderildi. 1953’e kadar sinema çalışmalarını sürdürdü.

1916’da Weinberg, konulu bir filme başlamıştı: Himmet Ağa’nın İzdivacı. I. Dünya Savaşı nedeniyle yarıda kalan bu filmi öğrencisi Fuat Özkınay, 1918’de tamamladı. Ne yazık ki Ayatefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı ve Himmet Ağa’nın İzdivacı filmleri bugün kayıptır.

Savaşın kaybedilmesi, imparatorluğun yıkılışı, Kurtuluş Savaşı Türk sinemasını kesintiye uğrattı. 1922 yılında Kemal ve Şakir Seden kardeşlerin girişimiyle Kemal Film kuruldu. Bu ilk özel sinema kuruluşuydu. Yapımcı ve yönetmeni de Muhsin Ertuğrul’du.

Sedat Simavi ve Ahmet Fehim Efendi de sinemayla ilgilenmişlerdi. Simavi, Cenap Şahabettin’in Pençe adlı oyununu sinemaya uyarladı. Arkasından Casus’u ve Alemdar Vakası’nı çekti. Ne yazık ki bu filmler de günümüze ulaşamadı.

Fehim Efendi, 1919’da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye adlı eserini filme aldı. Bu film günümüze kalabilmiştir. Aynı zamanda ilk sansür edilen filmdir. Fransız bir mürebbiyenin fettanlığını anlatan film, işgal kuvvetlerince yasaklanmıştı.

1919’da Malul Gaziler Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyet, ilk filmini 1921 yılında gerçekleştirdi: Özkınay ve Şadi Fikret Karagöz’ün çektiği Bican Efendi Vekilharç. İçeriği Chaplin komedilerine yakındı ve serileri çekilmişti. Türk sinemasında ilk defa bu film için senaryo yazılmış ve yakın plan çekim yapılmıştı.

1923’de Türkiye’de 30 adet sinema salonu vardı.

Muhsin Ertuğrul 1924’de Stocholm’de Mauritz Stiller’in yardımcılığını yapmış, 1925’de Sovyetler’e gitmiş tiyatroları incelemişti.

1923-39 yılları arası Türk sinemasında Tiyatrocular Dönemi diye adlandırılır ve bu dönemin yönetmeni çoğunlukla Muhsin Ertuğrul, oyuncular Darülbedayi (Şehir Tiyatroları) oyuncularıdır: Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu, Talat Artemel, İ. Galip Arcan, Muammer Karaca vb.
Bütün film türleri –köy, polisiye, tarihi, drama, komedi ve Kurtuluş Savaşı filmleri- bu dönemde çekilmiştir. Muhsin Ertuğrul’un filmlerinin görüntü yönetmeni Cezmi Ar’dı.

Muhsin Ertuğrul’un çektiği bazı filmler: 1922 İstanbul’da Bir Faciai Aşk, Boğaziçi Esrarı,
1923 Ateşten Gömlek, 1932 Bir Millet Uyanıyor,  1935 Aysel; Bataklı Damın Kızı, 1938 Aynaroz Kadısı, 1939 Bir Kavuk Devrildi.

İlk sesli film, 1932’de gösterimdeydi: İstanbul Sokakları. Aynı zamanda Türkiye’nin ilk ortak yapımıydı (Türk-Yunan-Mısır).

1933 yılında çevrilen üçü komedi olan 4 filmin senaryolarını Mümtaz Osman takma adıyla Nazım Hikmet yazmıştı.

Cahide Sonku, Türk sinemasının ilk starıydı. Aysel; Bataklı Damın Kızı filmiyle sinema kariyerinin ilk adımını attı. Tiyatrocuyken, Muhsin Ertuğrul’un önerisiyle film çevirmeye başladı ama 1948’e kadar tiyatroyu da bırakmadı. 1948’de Sonku Film’i kurdu. Talat Artemel ve Sami Ayanoğlu ile birlikte Vatan ve Namık Kemal’i yönetti. Bu film 1951 tarihindeki anketlerde en iyi film seçildi.

1939-50 yılları arası, ara dönem diye adlandırılır. 1940’da Faruk Kenç’in çektiği Taş Parçası’yla bu dönem başlamıştır. Baha Gelenbevi, Turgut Demirağ, Orhan M. Arıburnu gibi isimler bu dönemde çalışmaya başladılar. Bu dönem başarılı teknisyenleri de ortaya çıkardı: Kamil Kriton, İliadis, Turgut Ören, Yuvakim, Filmeridis. Bu dönemin sivrilen oyuncuları ise: Memduh Ün, Orhan M. Arıburnu, Reha Yurdakul, Oya Sensev, Sezer Sezin.

Ara dönemin sonunda bir sonraki döneme damgasını vuracak olan bir isim ortaya çıkar: Ömer Lütfi Akad. 1949’da çektiği Vurun Kahpeye ve 1953’de Kanun Namına, Batı’nın yenidalga, gerçekçilik gibi akımlarının izlerini taşırken, kültürümüze de sadık kalmıştır. 

50’den sonra Sinemacılar Dönemi diye adlandırılır. Bu dönemin yönetmenlerinin başında Metin Erksan, Osman F. Seden, Atıf Yılmaz, Memduh Ün gelir. 

60’larda sinemacılar toplumsal sorunları işlemeye başladılar. Metin Erksan’ın 1964’de çektiği Susuz Yaz, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazandı.

1964’de Türk sinemasında bir dönemeç olan Antalya Film Festivali başladı.

Basın da artist yarışmaları düzenleyerek star sistemini başlattı. Bu yolla sinemaya başlayan ilk starlar, Yıldız dergisinin düzenlediği yarışmayı kazanan Ayhan Işık ve Belgin Doruk’du.

Ses dergisi de Ajda Pekkan, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit, Tarık Akan gibi oyuncuları sinemaya kazandırmıştı.

Müjde Ar ortaya çıkana kadar Türk filmlerinin kadın başrol oyuncuları Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit ve Fatma Girik’di. 70’lerin ortalarından sonra başka isimler de tanındı ve sevildi.

Gülşen Uslu