22 Kasım 2012 Perşembe

BİR ŞARKI ARIYORUM

Umutsuzum. Hiçbir şey için hiçbir şeyim yok. “Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu. Hiç ayrılamam derken, kavuşmak hayal oldu.” şarkısını dinliyorum.

Şiirlere boş veriyorum. Bir şarkı arıyorum. Bilmece gibi. “İçimde kim vardır bir bilebilsen. Sen seni bulursun, kalbime girsen.” şarkısını dinliyorum.

Seni böyle bıkmadan, hiç bıkmadan sevmekten bıktım. “Sensizim, senden uzakta. Seni düşünüyorum, seni seviyorum. Ve seni sevmeyi çok seviyorum.” şarkısını dinliyorum.

Bir şarkı arıyorum; sana duyduğum hislerle örtüşen… “Sevdim seni bir kere, başkasını sevemem. Deli diyorlar bana, desinler değişemem.” şarkısını dinliyorum.

Şiirlere boş veriyorum. Artık şarkılar anlatıyor beni. Şiir kadar güzel, şiir gibi şarkılar… “Uçarken sen göklerde, yüreğimde sevdalı sevdalı semahım. Sevdiğim, mihrimahım.” şarkısını dinliyorum. 

Yalnızım. Bekleyişin bitmiyor. “Ne zaman geleceksin? Bu kaçıncı bahar?” şarkısını dinliyorum.

Unutuyorum diyorum bazen. Unutmaya hazırım. Coşkun Demir dinliyorum. “Kim o? Yüreğimde dolaşan kim o? Çözüldükçe dolaşıyor. Yine sen misin başımda duman duman. Yoruldum varmayan yolculuklardan. Galiba bir şeyleri silmiyor zaman.”

Bir şarkı arıyorum. Sanki sen bana söylüyormuşsun gibi. “Bir gün sana döneceğim. Hayır deme, sakın kötü söyleme.” şarkısını dinliyorum.

Beni unutmanı istemiyorum. Tüm deliller bunu gösterse de... Bir dua gibi dinliyorum. “Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım. Unutma beni, unutama beni.  Gözünde damlayamayan gözyaşın olayım. Unutma beni, unutama beni.”  

Gülşen Uslu

14 Ekim 2012 Pazar

ROCK MÜZİĞİNİN TARİHİ

Rock and Roll denilen müzik, aslında bir plan sonucu doğmamıştı. Bir süreç sonunda ortaya çıkmıştı.

Kökeni siyahi müziğin geleneğine dayanır. Kölelikte yarattıkları caz müziği, yirminci yüzyılda blues’a dönüşmüştü. O serüveni size CAZ başlıklı yazımda anlatmaya çalışmıştım. Afro Amerikalılar bu tınıları kendi özgün armonileri içinde eritmişlerdi.

20. yüzyılda teknolojik müzik başladı ve popüler müzik yaygınlaştı. Plağın ve radyonun bulunuşuyla müzik daha çok dinleyiciye ulaştı. Sanatçılar birbirini etkiledi ve yeni arayışlar denendi. 

1930’lara gelindiğinde, müzikte nakaratlar ön plana çıkmıştı. Swing caz denilen türün içinde ilk Rock and Roll etkileri görülmeye başlamıştı.

40’lı yılların başında Charlie Christian elektro gitarı, Lionel Hampton gibi caz müzisyenleri de nakaratları kullanmaya başladılar.

II. Dünya Savaşı sonrasında küçük gruplar, triolar doğdu. Bu grupların bağıran vokalleri vardı. Bu Jump Blues denilen türü doğurmuştu. Bu türün aslında Rock müziğinin başlangıcı olduğu “Rock and Roll’un İlk Plağı Hangisidir?” adlı kitapta da tartışılmıştı. Rock’un 1945-50 arasındaki müziklerin ritm ruhuna sahip çıkan bir tür olduğu, bas gitar, elektro gitar, bateri ve buna eklenen çalgılarla yapıldığı saptanmıştır.

Savaş sonrası kuşağı gençlerinin dergileri, radyoları, motosikletleri, deri ceketleri, gitarları ve rock müzikleri özgürlüğü temsil ediyor gibidir.

Bu dönemde şarkı söyleyen Jackie Brenson, Bill Halley, Lloyd Pirce, Hank Ballard, Fast Domino gibi isimler Rock müziğe katkılarını sürdürdüler. 1954 yılına gelindiğinde Rock şarkıları müzik listelerindedir artık.




Alan Freed, Rock’un isim babası kabul edilir. Sallan, yuvarlan anlamındaki Rock and Roll, dans, parti, eğlence anlamını taşıyordu. 





1955’de Bill Halley’in söylediği “Rock Around the Clock” parçası listelerde 1 numaradır. Arkasından da Little Richard ve Chuck Berry gelmektedir. 

1956 yılında Elvis Presley tanındı ve Heartbreak Hotel ile bir numaraya yükseldi. Rock müziğini uluslararası sahnelere taşıdı ve Rock’un unutulmazlarından oldu. Elvis şarkıları geleneksel kafiye esaretinden ve Rock şarkıcıların vücutlarını sakin duruştan kurtarmıştı.

Sonraki yıllarda literatürde 5 zenci şarkıcı diye anılan Ray Charles, James Brown, Little Richards, Otis Redding ve Jimi Hendrix, rock’u yumuşatıp soul müziği üretip yaygınlaştırmışlardı. 

60’larda İngiltere’de Beatles ortaya çıkmış, tüm dünya gençliğinin simgesi olmuştu.

Fransa’da ise Jonny Hallyday elektro gitarıyla geleneksel “Fransız şansonu”nu ortadan kaldırıyor, tüketim toplumu kültürünü başlatıyordu.

Artık tüm dünyada Rock toplulukları ve solistleri ortaya çıkmıştır. Bunların en ünlüleri: AC/DC, Bee Gees, David Bowie, Phill Collins, Genesis, Nina Happen, Michael Jackson, Elton John, Quinsy Jones, Janis Joplin, Mick Jagger, Police, Prince, Diana Ross, Bruce Springsteen, Simon and Garfunkel, Cat Stevens, Supertramp, Tina Turner, Who ve U2’dur.

Günümüzde 1950’li yıllardaki Rock and Roll’dan uzaklaşılmıştır artık. Pop, funk, disko, new-wave, rap, hard-rock gibi tarzlara bile toptan Rock denilir olmuştur.

 

Gülşen Uslu



13 Ağustos 2012 Pazartesi

MERAKLISINA NOTLAR 2


Türkiye ve dünyadaki ilkler her zaman benim ilgi alanım olmuştur. İşte Türkiye’nin basın  ve yayımcılık alanındaki ilkleri, meraklıları için.

1831 yılında ilk resmi gazete  yayımlandı. Bu gazete Takvim-i Vekayi’ydi. 

1849 yılında bilinen ilk tıp dergisi Vekayi-i Tıbbiye çıkmaya başladı.

1852 yılında İlk Atasözleri derlemesi Ahmet Vefik Paşa yaptı: Müntehabat-ı Durub-ı Emsal. 

1859’da ilk manzum çeviriyi Şinasi gerçekleştirdi.  Tercüme-ı Manzum (Hugo, Lamartine, Racine ve Musset’den). İlk düzyazı çevirisi: Muhaverat-ı Hikemiye. Münif Paşa tarafından yapıldı (Fénelon, Fontenelle ve Voltaire’den).


1860’da ilk özel gazete çıktı: Tercüman-ı Ahval. Şinasi ve Agah Efendi tarafından yayına hazırlanıyordu. İlk başmakaleyi de Tercüman-ı Ahval’de Şinasi yazmıştı. İlk yerli tiyatro eseri olan Şair  Evlenmesi  yine  Şinasi tarafından yazılmıştı. 




1862 yılında ilk çeviri roman yayımlandı. Yusuf Kamil Paşa’nın Fransızca’dan çevirdiği Terceme-ı Telemak (Fénelon’dan).

1870’da ilk yerli küçük hikaye neşrdildi: Letâif-i Riâyât. Yazan Ahmet Mithat Efendi. İlk mizah gazetesi olan Diyojen’i Teodor Kasap Efendi aynı yıl yayımlamıştı.      

1872 yılında ilk yerli roman okundu. Şemsettin Sami’nin yazdığı Taaşuk-ı Talat ve Fitnat.

1873’de Türkiye’de yine bir ilk gerçekleşti. İlk magazin dergimiz Cüzdan yayımlanmaya başladı. 

1874 yılında ilk antolojik eserimiz Harabat yayımlandı. Yazan Ziya Paşa.

1876’da ilk edebi romanımız İntibah, Namık Kemal tarafından yazıldı ve neşredildi. Aynı yıl ilk Türkçe derleme sözlüğü yayına hazırlayan Ahmet Vefik Paşa’ydı:  Lehçe-i Osmanî.

1886’da çıkan ilk eleştiri eserimiz Tahrib-i Harabat’ı yazan Namık Kemal’dir.

1888 yılında ilk edebiyat tarihi eseri olan Tarih-i Edebiyat-i Osmaniye yayımlandı. Abdülhalim Memduh hazırlamıştı bu kitabı.

1890’da gerçekçi akımda yazılmış ilk hikayemiz Karabibik’di. Yazan Nabizade Nazım.




1891 yılında ilk fikir, sanat ve edebiyat dergisi Serveti Fünun, Ahmet İhsan’ın yönetiminde yayımlanmaya başladı. 1896’da derginin başına Tevfik Fikret geçmişti.  




1893’da ilk gerçek ansiklopediyi hazırlayan Şemsettin Sami’ydi: Kamusül Alâm. 

1896’da ilk gerçekçi akımda yazılmış olan romanımız Araba Sevdası yayımlandı. Yazan Recaizade Mahmut Ekrem.




1952 yılında Tiftruk tekniğiyle ve Batılı dergiler boyutunda basılmış ilk dergimiz: Resimli Hayat Mecmuası.  

1954 yılında ilk haftalık haber dergisi Akis, Metin Toker’in yöntiminde yayın hayatına başladı. 


Gülşen Uslu

8 Temmuz 2012 Pazar

UMUT


İçimde kımılda dur
UMUT
Yaşat, öldür
Hayatımı yoğur ellerinde
Bir çıkmaz sokakta bile
İçimde kımılda dur
UMUT
Güzel bir sevginin hayaliyle
Güzel bir dünyanın hayaliyle
Avut, dur.
Yüreğim bunalınca
Kaçsın buralardan
Uzaklara gitsin.
Gurbette özleyeyim sılamı.
İçimde kımılda dur
UMUT

Gülşen Uslu

18 Haziran 2012 Pazartesi

ÇOK GECİKTİ

Bahçelerde, ormanlarda
Işıklarda, karanlıklarda,
Sevdiğimleyken, değilken
Dostlarımla konuşurken,
Konuşmazken,
Hissederken, hissetmezken,
Günah işlerken, sevap işlerken
Evimde, odamda, işimde
Sıkılı yumruğumu göğe kaldırdım, bekledim.
Hep hep bekledim
Hep hep bekledim
Çok gecikti, çok çok çok gecikti.

Gülşen Uslu

9 Haziran 2012 Cumartesi

DUA EDİYORUM

Ellerimi gökyüzüne açtım, dua için.
Bir yağmur yağdı, bir yağmur…
Avuçlarım suyla doldu.
Bilmiyorum şimdi bu…
“Hayır” mı demek,
“Al, ıslan da gör aptal” mı demek,
“Bir daha gelme kapıma” mı demek?

Ellerimi gökyüzüne açtım, niyaz için.
Bir yağmur yağdı, bir yağmur…
Avuçlarım suyla doldu.
Bilmiyorum şimdi bu…
“Evet” mi demek,
“Al sana bereket, umut, rahmet” mi demek,
“Sana bu kapıda, hep bir yudum su var” mı demek?

Gülşen Uslu

24 Mayıs 2012 Perşembe

CAZ

Radyonun serüvenini yazmakla başladığım araştırmacı misyonumu cazla devam ettiriyorum. Radyoyu yazmak bence gerekliydi. Geniş kitlelere müziği, müzik çeşitliliğini ulaştırmıştı radyo. Müzik zevkini çoğaltmış ve müzik kültürüne, literatürüne katkıda bulunmuştu. Birçok ismin başlangıcında  radyo vardı. Sonra Tangolar’ı, Türklerde Müziğin Tarihçesi’ni araştırdım. Derken Müzikaller... Meraklısı için ansiklopedilerden ve Guiness Rekorlar Kitabından derlediğim müzikle ilgili notlar. Şimdi ne yapmalıyım derken, Kantolar ve Caz ile ilgili bilgiler toplamaya başladım. Sonrasında da doğuş serüveniyle Rock müziğini yazmayı deneyeceğim. İşte cazın öyküsü:

16. yüzyılda kölelikle Afrika’dan getirtilen zencilerin -özellikle Güney Amerika’dakilerin- Afrika özlemlerini, acılarını dile getirdikleri şarkılarla  -ilkel anlamda- caz başlıyor.

İç savaş döneminde 19. Yüzyılda New Orleans’da zenciler o güne kadar müziksiz, insan sesiyle  ve  emprovize yani doğaçlama söyledikleri caza çalgılar ekliyorlar.

Yine bu tarihlerde beyazlar da bu müziğe el atıyor ve caz ilk halinden çok şey kaybediyor.

1880’de cazda nefesli sazlar kullanılıyor.

Bu tarihten sonra usta Big Band’lar yetişiyor: Bunların en ünlüleri trompet ustası olarak Louise Armstrong, King Olivers, Buddy Bolden, trombonda Kid Ory, klarnetde Jonny Dodds, saksafonda Sidney Bechet, Bud Freeman, kontrbasda Pops Foster, davulda Gene Crupa, George Wettling, piyanoda Joe Sulllivan.

Caz, 1. Dünya Savaşı sırasında Chicago’ya taşınıyor. Bu dönemde solistlik öne çıkıyor.

1917’de Original Dixiband Jazz adlı topluluk ilk caz plağını dolduruyor.

1929’da Amerika Ekonomik Bunalımı’ndan sonra 1930-40 arası, hafif müzik ortaya çıkıyor ve Swing denilen çağ başlıyor. Swing cazda, vuruşlarda bir tür gerilme ve gevşeme dizini görülür. Duke Ellington, Cootie Williams, Bubber Miley, Lawrence Brown, Burney Bigard gibi isimler swing’in ünlüleri oluyor. Duke Ellington’a kadar (1899-1974) hiçbir cazcı tınıya değer vermemişti.

Harlem ve Minton gibi bölgelerde combo denilen tür ortaya çıkıyor. Dizzy Gillespie, Charlie Parker, Thelonius Monk, Kenny Clark, Lester Young, Joe Jones, Fredie Green, Olckie Well gibi büyük isimleri dünya tanıyor.

40’larda şekillenen coolcaz ise 50’lerle asıl anlamını buluyor. Doğaçtan çalmalar hala sürüyorsa da artık ana bir plan doğrultusunda çalınıyor. Bu dönemin unutulmazları ise Miles Davis, Lee Konitsz, Stan Getz, Lennie Tristano oluyor.

60’lara gelindiğinde Free Jazz, Afro Jazz, Latin Jazz türleri ortaya çıkıyor. Latin cazın ustası olarak Antonio Carlos Jobim sivriliyor.

1917’den 60’lara kadar yapılan her tür caza klasik caz demek doğru olur. Cazın bu tarihler arasında, yani en başından beri kaydedilmiş olması büyük şanstır.

Cazda çağdaş eğilimler Miles Davis ve Milestones ile başlar (1958). 

1960’da John Coltrane  My Favorite Thing’le Ornette Coleman Free Jazz’la cazın dilini yenilemeyi sürdürürler.

1986’ya gelindiğinde Miles Davis’in yaptığı Tutu albümüyle Jazz-Rock resmen başlamıştır.

Cazın üç ana özelliğinde fikir birliğinde bulunur tarihçiler: Sesin işlenişi, ritmin vuruşu ve doğaçlama.

Cazda şaşmaz bir ritm duygusu vardır. Kalp atışına benzer. Öyle ki ritmik vuruşlar duygusal gerilimi arttırdıkça arttırır.

TÜRKİYE’DE CAZ


Saffet Gündeğer, 1968’de Okay Temiz’le birlikte caza başlıyor. Türk Benny Goodman’I, Turkish Coltrane diye lanse ediliyor.

Ama serüven ondan çok önce 1921 yılında başlıyor. Leon Avigtor cazı ilk kez Türkiye’ye getiriyor. Tromboncu Haçaduryan ve gitarcı Fazıl Abraham’la birlikte kurdukları grupla 1921’den 1934’e kadar caz yapıyorlar. 1943’de Leon Avigtor bir orkestra kurup caz yapmaya devam ediyorsa da orkestra 1946’da dağılıyor.

1944 yılında bazı kulüpler canlı caz yapıyorlar. Fransa’dan geldi diye duyurdukları şarkıcı Rüçhan Çamay’dan başkası değildir.

40’lı 50’li yıllarda İstanbul Radyosunda caz programları bulmak mümkündür. Klarnetçi Mehmet Akter küçük topluluğuyla caz programları yapmıştır. İsmet Sıral, Arif Mardin’in müziğini çalarak modern cazı Türk dinleyicilerine tanıtmıştır. 1944’de Halil Bedii Yönetken Ankara Radyosunda ilk plaktan caz programını yapmıştır. 50’lerde radyolarda caz programları hazırlayanlardan biri de Erdem Buri’dir ki eşi Tülay German ilklerin şarkıcısıdır; bu nedenle caz söylemiştir. 1958’de Ankara Radyosunda Erol Pekcan Orkestrası (Korno Melih Gürel, Kontrbas Selçuk Sun, Piyano Nejat Cendeli) günün popüler caz parçalarını icra etmektedirler. Ayrıca Selçuk Sun ve Melih Gürel’le birlikte kulüplerde de trio olarak çalmışlardır.

1947’de bir grup ortaya çıkıyor: Piyanoda İlham Gencer, kontrbasda Cüneyt Sermet ve gitarda Turhan.

1951’de 14 kişilik bir caz orkestrası kuruluyor: Piyanoda Arif Mardin, alto saksafonda Faruk Akel, tenor saksafonda İsmet Sıral, trompette Dikran Haçaduryan, trombonda Gurdik ve basta Cüneyt Sermet. 

1953’de İsmet Sıral ve Cüneyt Sermet başka bir orkestra kuruyorlar. Orkestranın solisti Sarah Vaughan’ın söyleyişine yakın caz söyleyen Sevinç Tevs. Sevinç Tevs daha sonra Amerika’ya gidip kulüplerde caz söyleyip plaklar doldurmuştur.

1955’de 1 saatlik caz programları radyolardan yayınlanmaya başlar. İlham Gencer, Faruk Akel orkestrası, İsmet Sıral Orkestrası bu programlarda dönüşümlü çalarlar. İsmet Sıral’ın orkestrasında piyanoda Nejat Cendeli, davulda Vasfi Uçaroğlu, basta Aydemir Mete, trombette Müfit Kiper gibi isimler vardı. Faruk Akel orkestrasında ise alto saxta Faruk Akel, piyanoda Bülent Önal, prompette Miflon Tıkıryan, bateride Zeki Akartürk vardı.

Süheyl Denizci Orkestrası, Tuna Ötenel, Metin Gürel, Ayhan Yünkuş, Muvaffak Talay, Emin Fındıkoğlu, Neşet Ruacan Türkiye’de cazı devam ettirip caza olan ilgiyi arttırıyorlar.

1 Mart 1955’de bir balo tertip edilir. Baloya şu isimler çağrılır: Ayten Gencer (Alpman), İlham Gencer ve arkadaşları, Armağan Şenol ve orkestrası, Faruk Akel ve orkestrası, Fehmi Ege Orkestrası, Henny Vasilaki, İbrahim Solmaz Orkestrası, İsmet Sıral ve orkestrası, Semih Argeso ve orkestrası, Sevinç Tevs, Nihat Baysal ve arkadaşları, Taki Çelerini ve arkadaşları, Şevket Yüce ve arkadaşları, Necdet Koyutürk ve arkadaşları, Necip Celal ve arkadaşları, Kervansaray Orkestrası ve Park Otel Orkestrası. Bu orkestralar mambo, ça ça, caz çalmışlardı.

Bu isimlerin yaptıkları müzik ne olursa olsun, halk klasik müzik dışındakilere “caz geldi” muamelesi yapmıştır.

Nino Varon ve Erol Pekcan birlikte bir albüm hazırlamışlardır. Bu plağın adı: Jazz Semai’dir. Türkiye’de hazırlanıp yayınlanmış diğer caz plaklarından bazıları şunlardır: Gürol Ağırbaş Bas Şarkıları I ve II, Barbaros Erköse Cazname, Erhan Oğur Bir Ömürlük Misafir, Nilüfer Ruacan Mana, Okay Temiz Derviş, Fishmarket, yine Okay Temiz ve Aka Gündüz Kutbay’ın birlikte hazırladıkları Zikir, Osman İşmen Jazz Eastern, Tuna Ötenel Voyager, Sometimes, Önder Focan Boğaz’da, Erken, Sekiz .

Gülşen Uslu

11 Mayıs 2012 Cuma

YASTIKTA BAŞIM

Kapı çalıyor. Açamayacağım. Yirmi saattir başım yastıkta. Çocukluğumdaki kedim gibi gözlerimi sadece yorgunca aralıyorum. Yerimden kalkmak işkence. Her kasım ağrıyor. Hayır, yeltenmiyorum zaten. On saat önce telefon çaldığında yeltenmiştim, başaramamıştım.

Çocukluğumdan beri o geleneksel yaşamları sevdiğimi biliyorum. Büyükbabalar, büyükanneler, halalar, teyzeler, enişteler, kuzenler, amcalar, dayılar büyük bir evde birlikte yaşıyorlar. Benim hiç böyle bir yaşantım olmadı. Bir anne, bir baba ve kardeşler sadece. Güzeldi. Küçük, sorunları olan ama sevgi dolu bir aileydik. Derken dağıldık. Okul, iş, askerlik, evlilik...

Kapı çalıyor. Belki bir satıcı ya da bir dilenci... Ya da bir komşu... Başım!

Kalabalık aileleri severdim ama tezattır belki yalnızlığı da severdim. Hep kendi odam olsun isterdim, yalnız kalıp kitap okuyup müzik dinleyebileceğim bir oda. Olmadı. Şimdi bir evim var ve evde yalnızım. Kapıyı açacak kimse yok.

Çok uzun zamandır gözümü heyecanlı bir güne açmıyorum. Yorgunum. Peşpeşe, sevdiklerimin hastalıkları, hastaneler, koridorlar, sandalye üstünde sabahlamalar... Herkese, her şeye yetişmek telaşım... Kırkbeş kiloya düşen babamın görüntüsü, Azrail'in etrafımızda gezinmesi, kardeşim dediğim dostlarımın ameliyatları... Yorgunum, pisim, hastayım.

Kapıdaki ısrarlı. Evde olduğumu bilen biri... Karnım aç. Evde ekmek yoksa gidip alacak halde değilim. Esasen mutfağa gidip ekmek var mı diye bakacak halde de değilim. Tatlı Cadı gibi burnumu oynatabilsem, yemek gelse şuraya. Anneme ihtiyacım var. Ona sığınmak, kucağında doyasıya ağlamak isterdim. Tüm isteyip de elde edemediklerim için. Ama yapamam. Üzülür, kahrolur. O beni hep güçlü görmüştür. Hep o bana sığınmış, kucağımda ağlamıştır. Ben hiç...

Annem, derdime derman değilsin şu anda. Yine de burada olsan, en azından kapıyı açardın, bana yiyecek bir şeyler getirirdin.

Kapı çaldıkça kendimi çaresiz hissediyorum. Acınacak bir haldeyim. Resmen inliyorum. Parmağımı bile oynatamıyorum. Nasıl yalnızlık duyuyorum. Nasıl da boş geliyor her şey. Tüm çabalarim, emeklerim bile... Tüm bedenimle yanında olduklarım nankör. Kimse yok işte yanımda. Şu kapıyı açmaya kimse yok. Şu lanet kapıyı... Herkesin işi var. Herkes meşgul. Tek boş, tek tembel benim. Beni ne zaman çağırsalar, onlara koşuyorum. Elimdeki iş ne olursa olsun bırakıp gidiyorum. Kimse yok işte, elindeki işi bırakıp yanıma gelecek.

Kalbim kırık, nasıl da parça parçayım. Parçalarım dökülüyor bir bir yere. Puzzle'ın parçaları dökülüyor da resim dağılıyor gibi. Ellerim aktı, kollarım, omuzlarım. Sadece başım var, ağrıyan başım. Gözlerimi yumuyorum yine. Gözkapaklarım minnet duyuyor bana. Sadece bir baş olarak yastığın üstünde yatıyorum.

Kapıdaki gitti galiba. Belki de kapıda biri hiç yoktu. Belki kapı bile yoktu. Karnım aç. En az otuz saattir bir şey yemedim. Biraz su olsa... Güzel, sarı, kütür kütür bir elma... Şu anda her şeyden önemli bu elma. Tüm dostlarımdan, ailemden, hatta sevdiğimden.

Sevdiğim, yirmi saattir sanrılar içinde burada yatıyorum, bu çek yatın üstünde ve seni hiç düşünmüyorum. Elmayı düşünüyorum. Karnım aç. Biliyorum, seninle evlenmeyeceğiz. Aynı evde yaşamayacağız hiç. Kendi kalabalık ailemizi oluşturamayacağız. Sana, göklerdeki bir mahkemenin beni ömür boyu yalnızlığa mahkum ettiğini anlatmış mıydım? Suçum mu? İnsan olmak sanırım.

Sevdiğim, seninle hiç aynı evde çok olamayacağız biliyorum. O kadar dünyalısın ki... Sahte ve sanal bir dünya için yanımda değilsin. Kapım hiç senin tarafından çalınmayacak biliyorum. Hiç gelmeyeceksin. Üstelik anlamayacaksın bile. O kadar çok çalışıyorsun ki, bir insan, bir erkek olduğunu unutuyorsun çoğu zaman. Duygularını tartacak zamanın yok. Seni beklediğimi düşünecek zamanın yok. Bencil, haris, isteyen bir sevgim yok. Böyle bir zamanda, böyle bir sevginin artık olmadığını hele de o içinde bulunduğun sahte ve sanal dünyada olmadığını kavrayacak zamanın yok.

Yorgunum. Gözlerimi tekrar açsam, belki artık bu oda, bu dünya, bu can da yok. Çünkü hiç ümidim yok. Çünkü dökülüyorum. Çenem, burnum, gözlerim... Sadece beynim kımıldıyor yastığın üstünde. Ağrıyan beynim.

Gülşen Uslu

1 Mayıs 2012 Salı

TAŞ KÜP

Taş bir küpün içine tıkmışsın beni
Üstelik kör pencere, kör kapı
Hadi çık, diyorsun.
Benimle dalga mı geçiyorsun?

Gülşen Uslu

16 Nisan 2012 Pazartesi

SES

İnsanoğlu henüz gürültülü seslerle konuşmayı beceremediği zamanlarda telepati yoluyla anlaşırdı. Marlo Morgan’ın yazdığı Bir Çift Yürek’te Aborijinler denilen Avustralyalı yerliler anlatılıyor. Anlaşılan o ki onlar hala telepati yöntemini kullanıyorlar. Ancak uygar(!) dediğimiz ülkelerde telepatik yöntemi denemek başarısızlığı baştan kabul etmek demektir. Çünkü gönderdiğiniz düşünce dalgaları baz istasyonlarının dalgalarına karışacak ve mesaj sahibine ulaşsa bile anlaşılmaz bir hale gelecektir. Bu yüzden bizler telepatik yeteneğimizi yitirmiş ve birer cep telefonunu sahibi olmaya bakmışızdır. 

Bir teoreme göre, dünyadaki sesler atmosferde yer tutuyor ve kaybolmuyor. Yani bir gün geçmişteki bütün tarihi olayların bant kayıtlarını çözmeyi başarmamız ve insanlığın tarihini doğru bir şekilde anlamamız mümkün olabilecektir. Nitekim Jodie Foster’in oynadığı Mesaj adlı filmde de böyle bir sahne vardı. Uzaya ses dalgaları gönderen bilim adamları bir gün yanıt alıyorlardı. Gelen mesajı anlaşılabilir bir hale getirdiklerinde bunun Hitler’in bir konuşması olduğu anlaşılıyordu.

Evrenin oluşumuyla ilgili efsanelerde müzik ve ses tanrısal bir öz olarak kabul edilir. Bu yüzden ilk büyük kent uygarlıklarında, kutsal metinler sesli ve müzikli okunurdu.


Mezopotamya’da yapılan kazılarda telli çalgılar bulunmuştur. Başlıcası lirdir.


Sümerlerde müzik ve müzikal aletler çok gelişmişti. Bunlar dini nitelikliydiler. Kendilerince bir nota sistemleri de vardı. 


Bilimsel anlamda açıklamak gerekirse; ses: Dalgalar halinde yer değiştiren basıncın bir çeşitlemesidir, diyor ansiklopediler. Burada yer değiştiren madde değil, enerjidir.

Ses, tepeler ve iki eğri arasındaki çukurların temsil ettiği bir salınım hareketidir. 

Her müzik aleti gibi, insan sesi de bir uyarıcı (gırtlak) ve ses veren organlardan (ağız-yutak borusu) oluşur.

İnsanın çıkardığı sesler, senfonik bir orkestranınkinden daha çeşitlidir.

Dalgaboyu, ardı ardına iki sıkışma arasındaki uzaklıktır ve ters orantılı olarak frenkansı değiştirir. Dalgalar engelle karşılaşmadıkça, enerjileri bir kürenin yüzeyine dağılarak bütün yönlere yayılır. 

Hava basıncı, soluk alırken diyaframla, soluk verirken de karın bölgesiyle düzenlenir. İnsan gırtlağı, frekansı belli ama tınısız bir tayf çıkarır. Bu tayf, ağız boşluğunda değişime uğrar. Ses telleri, bir ses üretmek için hançereyi kapatır ve havanın çıkmasını engeller. Bu durumda hançerenin altındaki basınç artar ve oluşan gücü bir ölçüye vardırır. Bu baskı sonucu ses telleri açılınca, dışarıya doğru bir hava dalgası itilir. Bu da basıncı düşürür. Sonra ses telleri yine kapanır, hançerenin altındaki basınç yeniden artar ve başka bir çevrim başlar. Sesleri doğuran, bu çevrim tekrarlarıdır.

Bir soprano tiz bir “do” notası çıkarmak için ses tellerini saniyede 1000 defa açıp kapar.

Türk müziğinde kullanılan seslerin, ilk olarak XIII. Yüzyılda Safiyüddin Abdülmümin Urmevi tarafından ortaya konduğu kabul edilir. Konuyla ilgili “Kitab-ül Edvar ve Risalet üş-Şerefiyye“ adlı bir eseri vardır.



20. yüzyılda Rauf Yekta, Saadettin Arel ve Suphi Ezgi eskiden 17 olan perde sayısını 24’e çıkarmışlardı. En son bu perdeler Kemal İlerici tarafından 53’e çıkarılmıştır.

Yani geçen yüzyıllarla insanlar sesi ve dolayısıyla sesli iletişimi (konuşmayı) geliştirmiştir. Günümüzde güzel konuşma ve hitabet bir sanattır da aynı zamanda. Ama bunları yazarken bile dışarıdan gelen insan gürültüleri bana bu sanatı uygulayanların çok az olduğunu gösteriyor. Sanırım insanoğlunun çoğunluğu ilkel sesleri çıkardığı dönemden pek de uzakta değil.   

Gülşen Uslu

4 Nisan 2012 Çarşamba

ŞİİR SEVER MİSİNİZ? (2)

Şiir benim hayatımda, benim için hep varolmuş, varolan, varolacak bir olgu. Hüzünlü şarkılar söylerdim sesim güzel olsaydı, ama değil. Ben de şiirler okurum ruh halime göre:

Sevdiğim,
Senden ayrı durmak
Gene de işin en iyisi.
Sen yanımdayken, tek şeyindir gördüğüm
Yalnızca yüzün.
Her şeyinden yalnızca biri.
Ama sen gidince, bütün öbür güzelliklerin
Gözlerimin önünde.

Bhartrihari (Hindistan)
 
Eski Zaman Aşığı

Ben eski zaman aşığıyım.
Sevda çeker, düşünür, ağlarım.
Bazen tilki kadar kurnaz, bazen akılsız,
Bazen çocuk gibiyim, bacak kadarım.
Herkes aşık olur, sevdalanır.
Bir yolu var gönül çekmenin de…
Benimki sevda değil, ateşten gömlek.
Bir kar düşş ışıl ışıl yanar içimde.
Ama ben eski zaman aşığıyım.
Sevmek kadar katlanmak da gelir elimden.
Gece hayalimde, gündüz fikrimde
Ela gözlü o yar çıkmaz gönlümden.

Oktay Rıfat

POETİKA

Hiç
Seninki gibi güzel olmayı denemedim.

Hiç
Seninki gibi çok olmayı denemedim.

Hiç uzun olmayı
Her olmayı
Hep olmayı
Denemedim.

Yalnız yalın olmayı
Seninle olmayı
Yalnız olmayı
Ama olmayı
şündüm.

Ama deneme yapmayı
Denemeyi
Denemedim.
Denemedim. 

Özdemir Asaf