28 Aralık 2011 Çarşamba

BİR ŞİİR GİBİ YAŞAMAK


"Bir adam, bir gün kendine koza ören bir tırtılı izlemeye başladı. Birkaç gün sonra kozada bir hareket başladı. Ve tırtıl muhteşem bir kelebek olarak yeniden doğmak için kozadan çıkmaya gayret etmeye başladı. Saatler süren bu çabasına, adam sabredemedi ve kozayı keserek, kelebeği çıkardı. Kelebek çıktı çıkmasına ama, kanatları tam oluşmamıştı ve bir-iki günlük ömrünü yerde sürünerek geçirdi. Adam anladı ki muhteşem bir kelebek olmak ve uçabilmek için saatler süren o kozadan çıkma gayretine ihtiyaç var. Çünkü o gayret tırtıla kanatlarını kazandırıyor."

Üniversitedeyken biz öğrencilere bir soru sorulmuştu. Her şeyin yolunda olduğu, büyük acıların ve büyük mutlulukların olmadığı, risksiz, heyecansız ama ihtiyaçları karşılanmış bir yaşam mı; yoksa bütün duyguların maksimumda yaşandığı, büyük gayret, büyük çaba, büyük başarı, büyük heyecanların olduğu bir yaşam mı? Teste muhatap olan otuz öğrencinin yirmi dokuzu ilk cevabı vermişti. Bir tanesi ise ikinci cevabı. Bilin bakalım o kimdi? Bildiniz, ben. Bir grup hoca başıma toplanıp beni inceledi.  Prosedüre göre yanlış cevap vermiştim. Daha da kötüsü psikolojimde ya da kavrayışımda bir eksiklik vardı onlara göre. "Bak yavrum!" diye başlayan bir sürü cümle kurdular. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Sonra onlara "Bir Genç Kız Yetişiyor" adlı yazımda sizlerlerle paylaştığım zorluk dolu yaşam öykümü anlattım. İstediğim her şeyi çok zor elde etmiştim. Hiçbir şey bana sunulmamıştı. Ama bunun arkasından gelen başarı öyle bir mutluluk getiriyordu ki birinci şıkkı cevaplayanların asla bilemeyeceği bir mutluluktu bu. "Ya acılar!.." dediler bana. "Acılar da maksimumda yaşanacak." "Acı çekmekten neden korktuğunuzu anlamıyorum." diye cevap verdim. "Acılarda öğrenmek var, büyümek var, anlamak var, çoğalmak var, empati var, tekamül var; ayrıca hayata karşı güçlü olma gücü ya da direnci var. Ben de güçlü acılar yaşadım ve yaşadığım acılar bana üç yüz tane şiir yazdırdı; yani Nazım Hikmet o acıları yaşamamış olsaydı o büyük ve muhteşem şiirleri yazabilir miydi?" dedim. Ağızları açık bakakaldılar bana. Tabi ki geçer not aldım.

Henüz bir tırtılken kendinize bir koza örmeye başlayın. Tırtıl olarak yaşamak zordur. Sürünerek geçer ömrünüz. Oysa hayata başka bir açıdan da bakmayı başarabilirsiniz: Yukarıdan. Evet, kozada yaşamak haftalarınızı alacak, kozadan çıkmak gayreti saatlerinizi... Ama muhteşem, rengarenk, çok güzel bir kelebek olarak yeniden doğabileceksiniz. "Yaşadın mı şiir gibi yaşayacaksın." demiş ya şair. Sıradan olmayacaksın. Yaşama şiir katacaksın, ilham katacaksın. Ya şiir olacaksın ya da kısa ama bir şiir gibi yaşayacaksın.

Gülşen Uslu

25 Aralık 2011 Pazar

TÜRKLERDE MÜZİĞİN TARİHÇESİ


Doğrusu şu ki; 2000 yılına gelene kadar müzik ilgi duyduğum alanların başında gelmiyordu. Edebiyat, sanat, tarih derseniz vardım. Eh! İki tane ahkâm kesecek bilgim de vardı bu konularda. Müzik derseniz, onu da çoğunlukla şarkı söylemek diye adlandırırdım. Epey de şarkı bilirdim. Başta Türk Sanat Müziği olmak üzere, Rock ve Blues şarkıları… Ve tabi ki Pop… Yerli veya yabancı… Bir ekin, bir kültür olmak üzere bu şarkılar hakkındaki bilgilerim azdı. Şarkıcı takip etmezdim, daha çok şarkıları takip ederdim. Yani o gün içinde bulunduğum durumu hangi şarkı anlatıyorsa, ben o şarkıyı sever ve söylerdim (ya da satın alırdım).

Hadi diyelim ki bu konuda bilgilenmek istediniz. Klasik Batı Müziği dışında çok kısıtlı bilgilere ulaşacaksınız inanın. Tangolar’la ilgili araştırma yapmak üzere kitap ararken buna bizzat şahit oldum. Yayınlandığı söylenen Dünden Bugüne Tango kitabını ara ki bulasın. Bu işin antolojisi ya da kronolojisi hakkında bilgi edinmek isteseniz de pek bir şey bulamazsınız. Kişisel çabalarınızla edindiğiniz radyo veya basın bilgileri varsa elinizde, bir şeyler biliyor olursunuz. O da biraz… 

Bu durumda bana yapacak çok az şey kalıyordu. Yazma hevesimle edebiyat, sanat ve tarih bilgilerimi de birleştirebileceğim bir alan… Müzik ve radyo tarihçeleri… Böylece Türkler’in müzik serüvenlerini araştırmaya başladım. İşte bazı başlıklar:

TÜRK HALK MÜZİĞİ


Eski Türkler’in cenaze törenlerinde veya yuğ adını verdikleri şenliklerde kopuzla çalarak yaptıkları müzik, Türkler’in bilinen en eski müziğidir. 

Türk Halk Müziği, adından da anlaşılacağı gibi, halkın içinden çıkmış ve en eski müziğimizdir. Kökeninin Orta Asya pentatonizmi (gamın bir derecesinin atlanmasıyla oluşmuş, geniş aralıklar) olduğu söylenir. Halen bazı Türk Halk müziği parçalarında, Orta Asya pentatonizmi görülür; ama bugünkü Türk Halk müziği heptatonik (gamın 7 sesini de kullanan) bir makam müziğidir. Sözlü parçalar gibi, sözsüz parçalar da genellikle bir buçuk oktavlık bir ses alanı (insan sesinin ortalama genişliği) içinde kalır.

Anadolu’da “ayak” diye bilinen bazı Halk Müziği makamları şunlardır: garip, kerem, bozlak, derbeder, müstezat, misket.

Türk Halk Müziğinde kullanılan telli çalgılar: bağlama (kopuzun türevi bir çalgıdır.), kabak kemane, kemençe vb.
Üflemeli çalgılar: kaval, mey, tulum, zurna vb.
Vurmalı çalgılar: davul, def, darbuka (dümbelek) vb.

Yirminci yüzyılın başında geniş bir derleme ve notalama çalışmaları başlatılmış, Cumhuriyet’le birlikte bu çalışmalar daha da yoğunlaşmıştır. 1941 yılında İstanbul radyosunda Muzaffer Sarısözen tarafından kurulan ünlü “Yurttan Sesler” korosu derlenen parçaları popüleştirmiştir.

Bugün 10.000’in üstünde halk ezgisi arşivlenmiştir.

KLASİK TÜRK MÜZİĞİ


Bugün Türk Müziği diye adlandırılan Klasik Türk Müziğinin kökeni sanıldığı gibi Selçuklu ya da Osmanlı Türklerine ait değildir. Abbasi, Celayirli ve Timurlu saraylarında ilk dinleyicilerini bulmuştur. Batılı müzikçilerin İslam Müziği dediği bu tür, İran, Arap ve Türk topraklarında dinlenirdi. Ve oradan da Tüm Ortadoğu’ya yayıldı. Bu nedenle Klasik Türk Müziğinin kökeni Orta Asya değil, Ortadoğu’dur. Eski Mezopotamya ve Eski Mısır kabartmalarında ud, ney, bağlama veya tanbur benzeri müzik aletleri resimlerine rastlanır. İslam Müziği diye bilinen bu müziğe Türklerden önce Araplar ve Yunanlılar katkıda bulunmuştur.

Türkler, Abbasi döneminde İslam dinini benimseyip, Bağdat’daki bilim ve sanat etkinliklerine katıldıklarında, bu müzik kıvamını bulmuş durumdaydı. Herat’ta kurulan bir müzik okuluyla, müzikte rönesans gerçekleştirilmişti. Ama kuramcı ve besteci olarak en ünlü İslam müzisyenleri Türkler’den çıkmıştır.

Azerbeycan’da doğan Abdülkadir Meragi, yaşadığı dönemin (1350-1535) en büyük bestecisi sayılmıştır. Kitaplarında Türk Müziği’ndeki sesler (perdeler), diziler, makamlar, usuller, çalgılar, şarkı söyleme teknikleri ve eski müzisyenler hakkında bilgiler vermiştir. Kitaplarında ebcet notasıyla yazılmış melodiler de vardır.

Osmanlı Devleti 13. yüzyılın sonunda kurulmasına rağmen, müzikte varlık göstermeye başlaması 16. hatta 17. yüzyıldadır. Gerçi II. Murat (1405-1451) besteci olduğu için, Doğu Türkleri’nin Herat’ta gerçekleştirdiği rönesansın aynını Bursa’da gerçekleştirmek istemiş, yeni makamlar, çalgılar bulan bestecileri teşvik etmiştir; ama Bizans müziğinin de etkisine girildiğinden Osmanlı uslübü hemen gelişememiştir. Tâ ki Buhurizade Itri’ye kadar…

Itri, IV. Mehmet döneminde (1648-1687), hanende olarak saraydaki fasıl heyetine alındı. Uzun yıllar Enderun’da ders veren Itri, iyi de bir hattattı. Abdülkadir Meragi’yle birlikte Türk Müziği’nin en büyük 2 bestecisinden biridir. Günümüze sadece on üç beste, iki kâr, sekiz ağırsemai, bir saz semaisi ve on dini eseri ulaşabilmiştir. 

“Tuti-i mucize guyem ne desem laf değil” mısraıyla başlayan segâh yürük semaisi en ünlü eseridir.

Osmanlı tarihinin 1718-1730 arasındaki dönemi Yahya Kemal Beyatlı tarafından “Lale Devri” olarak adlandırılmıştır. Osmanlı sarayında müzik önemini hep korumuştu; ama herkesi bir zevk ve eğlence hummasının sardığı Lale Devri’nde, müzik birinci plâna çıkmıştır. Eski bestelerde görülen koyu hüzün yavaş yavaş yerini daha şen ve şuh bir uslüba dönüşür.

III. Selim ve II. Mahmut dönemi Türk Müziği’nin Altın Çağı diye anılır. Çünkü başta III. Selim ve Türk Musikisi’nin son büyük üstadı İsmail Dede Efendi olmak üzere, Sadullah Ağa, Şakir Ağa, Hafız Mehmet Efendi gibi büyük besteci ve nota mücidi kuramcılar bu dönemde yaşamış ya da yetişmişlerdir. 19. yüzyılda ünlü olmuş Zekai Dede Efendi, Hacı Arif Bey (romantik dönem onunla başlamıştır), Şevki Bey ve Muallim İsmail Hakkı Bey gibi besteciler de Altın Çağ’dan yetişmeydiler.

Yirminci yüzyılın en büyük şarkı bestecileri Lemi Atlı ve Selahattin Pınar olarak gösterilir. Tambur, kemençe, lavta ve viyolonsel virtüözü olan, en parlak peşrev ve saz semailerini besteleyen Tamburi Cemil Bey “benzeri görülmemis” diye anılmaktadır. Klasik Türk müziğini, Balkan ezgilerini, Halk müziği motiflerini ve Klasik Batı müziğinin motiflerini ustaca bir araya getirmiştir. Udi Nevres Bey’I de etkilemişti; öyle ki Nevres Bey, udda yepyeni bir uslüp geliştirmişti. Refik Fersan, oğlu Mesut Cemil, Ruşen Kam, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar da onun çizgisini sürdürmüş ve ona “rehberi musiki” demiş bestecilerdir.

Türk Müziği çalgıları kanun, tambur ve udda görülen küçük değişiklikler dışında yüzyıllar boyu değişmemişlerdir. Yaylı çalgılar olarak: rebap, keman, viyolonsel ve konturbas; mızraplı çalgılar olarak: ud, kanun, tambur ve santur; üflemeli çalgılar olarak: ney, musikâr, girift, zurna ve klarnet; vurmalı çalgılar olarak: def, daire ve çeng kullanılmıştır.

TASAVVUF MÜZİĞİ


İbadetle bütünleşen müzik, dinî müzik olarak adlandırılan cami müziğidir. Tarikat ayinleriyle bütünleyen müziğe ise Tasavvuf Müziği denmiştir.

Cami müziği insan sesidir. İlahi, tilâvet, ezan, kamet, salat, mevlit ve kasideler bu tür müziktir. Oysa Tasavvuf’ta çalgılar, insan sesini destekler. Mevlevîlerin sema yaparken çaldıkları Ayin-i Şerif en ünlü Tasavvuf eseridir.

Cumhuriyet’le birlikte Tekke ve Zaviyeler kapatılınca, bu müziğin gelişimi durmuştur.

Tasavvuf Müziği’nde çalgılar: tambur, ney, ud, kanun, mey ve kaval’dır.

CUMHURİYET DÖNEMİ ve ÇOK SESLİ MÜZİK


Cumhuriyetin ilk yıllarında, Batı Müziği’nin yaygınlaşmasıyla “alaturkacılar-alafrangacılar” tartışması başlamıştı. Hüseyin Sadettin Arel ve Suphi Ezgi, alaturkacılar safında yer almalarına ve tek sesli müzikte eserler vermelerine rağmen, çok sesliliği Türk Müziği’nin kendi ses sistemine uygun armoni geliştirerek Arel-Ezgi Sistemi’ni yarattılar ve çok sesli eserler bestelediler.

Batı’lı devrimler bir bir gerçekleştirilirken, Atatürk, çok sesli bir Türk müziğinin oluşmasını istedi. İlk iş olarak 1924 yılında Mızıkayı Humayun’u Ankara’ya taşıyıp, adını Riyaseticumhur Musiki Heyeti’ne dönüştürdü. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası’nın temeli atılmış oldu.

İlk çok sesli müzik bestecileri, bu müziği Avrupa okullarında okumuş olan Türk Beşlileri diye anılan Cemal Reşit Rey, Ahmet Adnan Saygun, Ulvî Cemal Erkin, Necil Kazım Akses, Hasan Ferit Alnar’dır. Daha sonraki dönemde onları izleyen Bülent Arel, İlhan Usmanbaş, Nevit Kodallı, Ferit Tüzün, sayısız senfonik eserler yazdılar.

30’lu yıllarda Avrupa’da moda olan Charliston, 40’larda Tango, dansları ve müzikleriyle Türkiye’de de sevildi, dinlendi ve uygulandı. Bundan sonra Türk Popu’nun ayak sesleri başladı. Sonrası malum…

Gülşen USLU

22 Aralık 2011 Perşembe

"BİR GENÇ KIZ YETİŞİYOR"

İlkokulu bitirdiğimde, babam beni ve ağabeyimi karşısına aldı. Sadece bir işçiydi, dört çocuğunu da okutuyordu. Ve artık fazlaca zorlanıyordu. İkimizden birinin fedakarlık edip çalışmasını istiyordu. Sanki bir seçenek sunmuş gibiydi ama babam içinden çoktan kararını vermişti. Ben çalışacaktım. Yarın büyüyecek, el kapısına gelin gidecektim, okumam çok gerekli değildi. Ağabeyim için umutları vardı. O okuyup meslek sahibi olacak, kendisi gibi işçi olmayacaktı.

Ağabeyim hiçbir zaman parlak bir öğrenci olmadı. Evet sene kaybetmezdi ama beş zayıflı karnesini düzeltmekte hep zorlanırdı. O zamanlar, bir zayıfla bir sene kaybediliyordu. Bense hep parlak, meraklı, bilgiye aç bir öğrenciydim. Bol kitap okur, radyo ve televizyon programlarını dinlerdim (Tabi o zamanlar radyo ve televizyon kültür, sanat ağırlıklı programlar yapardı).

Sonunda ben, işçi olarak hayata atıldım. Sadece on iki yaşımdaydım. Yıllar boyunca okumaktan hiç vazgeçmedim. Deneme kitapları, araştırma kitapları, romanlar, hatta ders kitapları, ansiklopediler... Sonra bir gün babamın karşısına dikildim ve: "Ben dışarıdan sınavlara gireceğim dedim." Babam bunun benim çalışmamı etkilemeyeceğini ve maddi külfetinin olmadığını anlayınca ses etmedi. Ortayı ve Liseyi dışarıdan bitirdim. Bu arada çalışmaya devam ettim ve kazandığımla ağabeyim üniversiteyi bitirdi. Kardeşlerim de üniversiteyi kazanıp okumaya başladılar.

Ben de geç de olsa üniversite diplomasına sahip olmayı başardım. İşçi olarak başladığım iş hayatını satış müdürü olarak noktaladım.

Yıllar yıllar boyunca babama kırgındım. Sonra bir kitap okudum. Betty Smith'in Bir Genç Kız Yetişiyor adlı kitabı. 

Betty'nin annesi dul ve çalışarak Betty'ye ve kardeşi Henry'ye bakıyor. Gün geliyor kadıncağız tıkanıyor ve çocuklarını karşısına alıp: "İkinizi birden okutamayacağım. Biriniz fedakarlık edip çalışmak zorundasınız." diyor. Betty okumak istediğini söylüyor, Henry ise çalışmak istediğini... Anne, Henry'yi çeke çeke götürüp bir okula kaydettiriyor, Betty'yi de yine çeke çeke götürüp bir fabrikaya  işe sokuyor.

Yıllar sonra Betty sınavlara girip orta öğretim diplomasını alıyor ve bir üniversiteye girmeyi başarıyor. Edebiyat okuyor ve yazar oluyor. Henry de yakışıklı bir deniz yüzbaşısı... Bir gün annesine sitem ediyor Betty: "Sana kırgınım." diyor. "Ben okumayı çok istedim, beni zorla işe soktun." O zaman anne, babamı affetmeme neden olan şu müthiş cevabı veriyor: "Sen okumayı çok istiyordun, ne yapar eder okurdun; ama kardeşin ziyan olurdu."

Babam belki bu bilinçle yapmadı ama doğru yapmış olduğunu artık anlıyorum. Çünkü ağabeyim okumak için benim gibi çabalamazdı.

O kitaptan şiar edindiğim bir bölüm daha var ki, sizlerle mutlaka paylaşmak istiyorum. Betty ve Henry'nin, çok zengin olma hayalleri kurdukları bir gün anne onlara iki komşularını örnek veriyor. Biri çok zengin ama kimseye faydası dokunmayan bir kadın; sinirli ve kimse tarafından sevilmeyen biri. Diğeri bir öğretmen; çok fakir, giysileri eski ama herkes ona akıl danışıyor, çok bilgili, her konuda bir fikri var. Anne çocuklara soruyor: "Zengin komşuyu seviyor musunuz?" Cevap: "Hayır." "Peki ya öğretmeni?" "Evet, elbette." "Gördünüz mü çocuklarım, para insana saygı ve sevgi getirmiyor. İnsana saygı ve sevgiyi ancak BiLGi getirir."

Gülşen Uslu

19 Aralık 2011 Pazartesi

SAÇLARIMI KESMEDİM

Sen uzun saçı severdin
Onun için kesmedim saçlarımı
Sen gör diye, sen görene kadar
Yıl oldu, yılı aştı
Umutsuzluğum dağ gibi
Saçlarım belime indi
Kesmedim, sen gör diye kesmedim
Sen uzun saçı severdin
Bir tarih …
Eski bir tarihten sonra
Bir dost nikahı
Bir güzel gün
Saçlarımı kesmedim
Sen gör diye, kesmedim saçlarımı
Sen uzun saçı severdin.

                            Gülşen Uslu

17 Aralık 2011 Cumartesi

"AÇIL SUSAM AÇIL"

Taa çocukluğumdan beri, dağın taş kapısını açacak dinamit varken elimde, ben hep kapıyı açacak bir "Açıl susam açıl" sihirli sözcüğünü aradım. Neredeyse tüm hayatımı, tüm ümidimi, tüm düşüncelerimi ve sezgilerimi buna göre ayarladım. Üstelik hayatın acıta acıta bana mucize diye bir şeyin olmadığını öğretmesine rağmen. Hayatla inatlaştım. Hayat da benimle inatlaştı. Öyle ki beni bazen biraz geriye de fırlatıyordu. Ama ben hemen ayağa kalkıyor, masallardaki Kaf Dağı'nı arayan Keloğlan gibi, yine sihirli sözcüğümün peşine düşüyordum.

Yazıyordum. Yazarken sözcükler akıyordu ellerimden. Yazarken düşünüyordum. Yazarken yeni fikirler geliştiriyordum. Yazarken sözcükleri matematikteki kombinasyonlar gibi kombine ediyor yine bozuyor yine diziyor, sihirli sözcüğü aramaktan vazgeçmiyordum. Onu bulduğumu nasıl mı anlayacaktım: Tabi ki kalbim haber verecekti bana. Kışın en kapalı günü bile olsa güneş doğacaktı. Nisan yağmurunda serçeler pencereme sığınacaktı. Doğa da bir şekilde onaylayacaktı beni.

Bir de baktım ki yazarken yaralarım iyileşiyor. Bir de baktım güçlü bir iyimserlik beni sarıyor. Bir de baktım, yeniden yeniden başlamak gücü geliyor. Buhranlarım, deliliklerim, başarısızlıklarım hep akıyor beyaz kağıda. Ve ben ferahlıyorum, aklı selimimi koruyorum böylece. Hedef çıtamı yükseltip duruyorum. Zaaflarımdan, hatalarımdan korkmuyorum. Çünkü onlardan ders alıyorum. Sivri yanlarımı törpülüyorum, adam oluyorum. Galiba insan da oluyorum.

Bu beni o kadar mutlu ediyor ki bir de bakıyorum elimdeki dinamiti koymuşum bir kenara. Artık kapıyı açmaktan çok sözcüğü aramak hedefim olmuş.  Üstelik sözcüğü bulmaktan, bu arayışın bitmesinden de korkuyorum galiba. Ama taş kapının arkasındaki hazineye ulaşmak da istiyorum. O halde denemeye devam: AÇIL SUSAM AÇIL. AÇIL AÇIL SUSAM. SUSAM AÇIL AÇIL.

Gülşen Uslu

15 Aralık 2011 Perşembe

ŞİİR SEVER MİSİNİZ?


Şiir sevmek zor iştir. Meşakkatli iştir. Zaman ister, mekan ister (zira sessizlik ister şiir), çok okumak ister, ezber ister, bir de anlamak ister (yani anlama kapasitesi).

Erkek kardeşim bir şiirsevmezdi. (Şiirsevmez sözcüğünü şimdi yarattım, bence güzel de oldu. Türkçe'ye armağanım olsun.) Di diyorum ki artık öyle olmadığını anlayın. Türkiye'de hele de erkekseniz, öyle şiir falan sizi bozar. Hele de duygularınızdan çok içgüdülerinizle (!) yaşıyorsanız, şiiri bir tek amaçla kullanırsınız: İçgüdülerinizin hizmetine yardımcı olarak. Bilmem ne demek istediğim anlaşıldı mı?

Kardeşim sürekli olarak bana, "Bu aptal şeyleri seviyor olamazsın." der dururdu. Ona göre benim şiir sevgim sadece kültürlü görünme merakımdandı. Fikri sabit bir insana karşı yapılacak en iyi şey sessiz ve sabırlı davranmak ve gününü beklemektir. Bir gün eline bir Ömer Hayyam Rubaileri tutuşturdum.

            İçin temiz olmadıktan sonra
            Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
            Hırka, tesbih, post, seccade güzel;
            Ama Tanrı kanar mı bunları?
                             *
            Var mı dünyada günah işlemeyen, söyle;
            Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle;
            Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
            Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
                             *
            Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
            İki başımız var, bir tek bedenimiz.
            Ne kadar dönersem döneyim çevrende;
            Er geç baş başa verecek değil miyiz?

Baktım ki kesildi, arkadan Orhan Veli...

            Kadehlerin biri gelir, biri gider;
            Mezeler çeşit çeşit;
            Bir sevdiğim şanoda şarkı söyler,
            Biri yanıbaşımda,
            İçer içer, ötekini kıskanır.
            Kıskanma güzelim, kıskanma;
            Senin yerin başka,
            Onun yeri başka.
                         *
            Mektup alır, efkârlanırım;
            Rakı içer, efkârlanırım;
            Yola çıkar, efkârlanırım.
            Ne olacak bunun sonu, bilmem.
            "Kazım'ım" türküsünü söylerler Üsküdar'da;
            Efkârlanırım.

Yetmedi, bombardımana devam. Özdemir Asaf...

            Gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye;
            Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye...
            Anılarından kale yapıp sığınsa bile,
            Yetmez yalnız başına bir ömür, bir kişiye.
                         *
            Sevgi ise, sevişeceğiz seninle...
            Kavga ise, dövüşeceğiz seninle...
            Ölümü de paylaştığımız yaşamda
            Ortaklaşa bölüşeceğiz seninle.
                         *
            Seni bende, beni sende arıyorlar,
            Beni senden, seni benden tanıyorlar,
            Bir birim gibiyiz tümünün gözünde,
            Yarım'larımızı bütün sanıyorlar.

Şu anda kardeşimin ezbere bildiği şiir sayısı benimkinden hayli fazladır.


El sonuç: Yukarıdaki şiirleri okudunuz, hala şiir sevmem diyebilir misiniz?


Gülşen Uslu

12 Aralık 2011 Pazartesi

SANA HİÇ SÖYLEMEDİM


Artık söylemek için geç. Gitmişsin. Bilmiyorum neler vardı kalbinde. Kızgınlık mı ya da daha kötüsü kırgınlık mı? Bütün anıları toplamışsın. Hiçbir duygu bırakmak istememişsin geriye. Seni hatırlamak için bunlara ihtiyacım varmış gibi. Vedalaşmadın benimle. Konuşmadın son defa. Daha doğrusu hiçbir zaman konuşmadın. Hep sustun ve baktın gözlerime. Hep kahin olmamı bekledin, düşüncelerini okuyacak bir kahin. Ama biliyor musun, hiç okuyamadım düşüncelerini. Gözlerindeki derin kederi görürdüm evet... Ama o kederin sanırım benimle ilgisi yoktu. Bazen de keyifli olurdun. Keyfin bile benden uzaktı. Benimle paylaşmazdın ne kederini ne keyfini.

Sana hiç söylemedim. Hüsnüyusuflar anlatır sandım. Gülüşlerim de... Hiç anlamadın. "Çocuksun" der gibi bükülürdü dudakların. Küçümserdin, ağabeylik taslardın bana ya da patronluk. Kocaman bir yüreğim olduğuna inanmazdın.

Sana hiç söylemedim. Çünkü biliyordum ki söylesem bile, beni aksine inandırmaya çalışacaktın. Sen ve muhalif karakterin... Bazen "Bana değer vermiyorsun." diye şikayet ederdim. "Sana ne kadar değer verdiğimi bul çıkar." der geçiştirirdin. "Beni önemsiyorsun galiba." dediğimde ise, "Hıh! Neyini seveyim senin." diye gülerdin.  Belki de hep güldün bana. İçin için eğlendin.

Kırıldığım oldu, ümitlendiğim oldu, sabırsızlandığım oldu, sabır taşı olup seni çatlattığım oldu. "İlk söyleyen ben olmayacağım." diyordum. Sen hiç söylemedin. Ben de söylemedim. Ama gitmenden evvel seni görseydim; durdurmak için değil de aklında olsun diye söylemek isterdim.

Gitmişsin. Gitme sebebin bile ben değilim. O yüzden belki de iyi ki söylememişim. Eskaza dönersen de söylemeyeceğim. Ölünceye kadar söylemeyeceğim. Aynalara fısıldayacağım, şarkı söyler gibi yapıp haykıracağım. Belki sorsaydın... Sorsaydın sana yalan söyleyemezdim. Ama sormadın. İyi ki sormadın. Madem ki gittin, iyi ki sormadın.

Dostlarım "Söyle, her şey değişir." demişlerdi. Ama ben anlamıştım hiçbir şeyin değişmeyeceğini. "Sabit bir fikri değiştirmek, atomu patlatmaktan büyük mesele." demiş Einstein. İçim acıyor. Hayır, sana söyleyemediğim için değil. Hayatın yine beni yenmesi de değil beni acıtan. Yo, yo gidişin de değil buna sebep. Sessizce gidecek kadar yıkılmış olman üzüyor beni. Demek ki benden daha ümitsizdin, daha acılı, daha korkak.

Sana hiç söylemedim. Şimdi bu sözü ciklet yapmış çiğneyip duran bir haftalık ilişkilerin gençlerine inat... Sana hiç söylemedim. Ama söylemek isterdim. Gideceksen bile aklında olsun, diye.

Gülşen Uslu

10 Aralık 2011 Cumartesi

TANGOLAR


 Tangoların Arjantin’de doğup oradan tüm dünyaya yayıldığını hepimiz biliriz. Bu aslında çok uzun ve kademeli bir serüvendi. Önceleri sözsüzdü, dansının içinde erotik öğeler olduğu varsayıldı; çünkü tangoya kadar kucaklaşılarak yapılan başka bir dans türü yoktu. Sonra bu müziğe sözler yazıldı. İlk sözler, tangonun içinden çıktığı Buenos Aires’in kenar mahallelerinin dili gibi argo ve maçoydu. Kibar salonlar yerine varoşların batakhanelerinde varlığını sürdürüyordu. Tangonun romantik ve kibar bir müzik ve dans olması, onun Avrupa’ya gelmesinden ve bu müziğe katkı yapan gerçek müzisyenlerden sonra oluyordu. 1930-1950 arası tangonun Altın Çağı diye bilinir; ama tangonun yasaklandığı dönemler de vardır. Tangonun serüveninden bazı başlıklar şöyledir:

19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ve Afrika’dan Arjantin’e gelen sürgün ve göçmenlerin yaşadıkları duyguları -öfke, hüzün, vatan hasreti- müziğe dökmeleriyle ortaya çıktı tango. Afrika vuruşları, Kızılderili ve Latin etkisi, Arjantin pampalarıyla birleşti ve ilk ilkel tangolar bu süreçte oluştu.

19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında Arjantin’den Avrupa’ya gelen müzisyenler tangoyu Avrupa’ya tanıttılar. Özellikle Paris’te balo salonlarında çalındı ve dans edildi. İngilizler bu müziğe başta burun kıvırdılarsa da Savoy Oteli’nde düzenlenen tango-çayları rağbet görünce hızla yayıldı. Derken tüm Avrupa ve hatta Japonya tango dinlemeye başladı. Durum böyle olunca Arjantin, çocuğuna sahip çıktı ve 1917’den sonra tangolar Tango Argentino diye anıldı.

İlk tangoyu araştıran müzik tarihçileri ittifakla El Entrerriano (opus 1)’yu kabul etmişlerdir. Plâğa alınan ilk tango ise 1903’te kaydedilen Don Juan’dır.

Tangonun enstrümanları çeşitlidir; ama dört temel sazı vardır: keman, piyano, konturbas ve en önemlisi bandoneon (akordiyon benzeri bir enstrüman).

Arjantin tangosunun önemli isimlerinden bahsetmeye kalkarsam epeyi yer işgal etmem gerekecek, bu yüzden geçiyorum. Ancak Mathos Rodriguez’den bahsetmesem olmayacak. 1917’de kolay bir melodisi olan bir şarkı besteler. Karnaval olayı ya da karnavalda giyilen giysileri anımsatan “comparsa” sözcüğünden esinlenerek halkın koyduğu isimle “La Cumparsita” uluslararası bir üne kavuşur. Sonraki yıllarda değişik varyasyonlar eklenen La Cumparsita’nın ilk bandeneon versiyonunu 1930’da Luis Moresco yapar. Yeri gelmişken La Cumparsita’nın düğünlerde çalınmasının Türklere özgü bir şey olduğunu biliyor muydunuz?

İlk tango şarkıları, bir erkeğin ağzından söylenmek üzere yazıldığından ilk tango şarkıcıları erkektir. Hatta kadın şarkıcılar tango söylemek isteseler, erkek giysileriyle sahneye çıkarlardı. 

60’lı yıllarda bütün dünyada yaşanan kültür bozulması yüzünden Beat ve Rock ön plâna çıkar ve tangonun sürgün günleri başlar. Arjantin’de bile dikta rejimi yüzünden tango hoş karşılanmıyordur artık. Yeniden doğuşunu ancak özgürleşme hareketiyle yapar tango. 80’li yıllara gelindiğinde yine tüm dünyada balo salonlarındaki yerini alır.

TÜRKÇE TANGOLAR

Selim İleri, Tango Bir Nostaljidir adlı yazısında: “Tango bir devrim olsaydı, hiçbir devrimimiz Türkçe tangolar kadar benimsenmemiştir, derdik.” demişti.

Türkiye tangoyla 1920 yılından sonra tanışmaya başlamıştı. Cumhuriyetle birlikte batılı devrimler başlayınca, müzikte de çok seslilik gelişti. Bunun sonucu olarak Arjantin tangosu plâkları Türkiye’ye geldi ve halk tarafından hemen benimsendi. Tango müziği, Türkiye’ye Avrupa’dan girmiş olduğu için, Avrupa’daki gibi romantik ve napoliten söylenişiyle gelmişti. Tango dansı ise Avrupa’daki gibi  apaş ve erotik olmadı asla; alabildiğine yumuşak ve masum bir tutuşmayla yapılıyordu.

1928 yılına kadar, orkestralar hep Arjantin tangolarını çaldılar. Bu yıla gelindiğinde Necip Celal Andel, Alman aşkı için aldı eline kalemi ve ilk Türkçe tango olan “Mazi” yi yazdı. Şarkının sözleri Necdet Rüştü Efe’ye aittir.

Mazi kalbimde bir yaradır,
Bahtım saçlarından karadır,
Beni zaman zaman ağlatan,
O hazin hatıradır.

1932 yılında ilk Türkçe tango solistimiz Seyyan Hanım bu şarkıyı ve Fehmi Ege’nin “Mehtaplı Bir Gecede” tangosunu plâğa okudu.

Tangonun üç büyük bestecini yeri gelmişken analım.

Necip Celal Andel (1908-1957), küçük yaşlarda piyano ve keman çalmasını öğrendi. Önceleri hafif müzik alanında besteler yaptı. Onbir Tango, Fenerbahçe Marşı, Atatürk için yazdığı Yalova adlı eserleri ünlüdür. Mazi tangosundan sonra sözlerini Dr. Bedri Noyan’la birlikte yazdığı Özleyiş’i besteler.  

Sevdim bir genç kadını,
Ansam onun adını,
Her şey beni ona bağlar,
Kalbim durmadan ağlar.

Özellikle bu iki tangosu Mazi ve Özleyiş, Avrupa radyolarında da çalar. Sonra Ayrılık, Suna, Kimse Sevgimi Bilmez, Yıllar, Günler, Bir An için adlı tangolarını besteler. Ve bu şarkılar Seyyan Hanım’ın sesinden plâklara kaydolur. Plâğı yapılmayan üç tangosu: Benim Şarkım, Damla Damla ve Geçmiş Zaman’dır.

Fehmi Ege (1902-1978)’nin ilk besteleri alaturkadır. 1925’de Meçhul operetini besteler. Bu operetin içinde tango tarzında bir şarkı da vardır. Ankara ve İstanbul radyolarında kurduğu tango orkestralarıyla bant yayınları yapar.

Sana nerden gönül verdim,
Ah keşke vermez olaydım!
Seni nerden sevdim,
Keşke sevmez olaydım!

Ünlü şarkısını besteler. 300 kadar bestesi vardır. Bunların en ünlüleri; Ayrılık, En Son Hatıran, Ne Kadar Sevmişti Bu Gönül Seni, Mehtaplı Bir Gecede, Emelim, Kirpiklerin, Çok Ağladım’dır.

1937 yılında iki polis gelerek Fehmi Ege’yi çalıştığı gece kulübünden alıp Pera Palas’a götürürler. Atatürk oradadır. Orkestra, Mehtaplı Bir Gecede tangosunu çalmaktadır. Atatürk’le tanışır ve onun isteğiyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasına girer ve Ankara’ya gider. 1950’de bu görevinden ayrılıp yine İstanbul’a döner ve İstanbul Radyosu için Cumartesi günleri saat 18.00’de Necdet Koyutürk’le dönüşümlü olarak orkestrasıyla birlikte tangolar çalar.

Oğlu Engin Ege, babasının izinden gitmiştir ve halen radyoda tango orkestrasıyla tango yayını ve besteler yapar.



Necdet Koyutürk (1921-1988), orkestra şefi, söz yazarı, besteci ve aranjördür. 1949’dan itibaren İstanbul Radyosu’nda kendi orkestrasıyla tangolar çalar. Solist: Şecaattin Tanyerli. Onun en ünlü ve en çok istek alan tangosunu söyler:

Papatya gibisin beyaz ve ince
Eziliyor ruhum seni görünce,
Gel artık kollarıma bekliyorum,
Papatyam seni özlüyorum.

Sonra:
Dinle sevgili dinle
Çok zaman var yalnızım,
Kırıldı artık sazım,
Şimdi kalbimi dinle.

Daha sonra, Rüzgâr Gibi Geçti, Şüphe, Yıllar Var ki, Gel Beklediğim Yeter, Gözlerine Bakarken, Özlediğim, Unutmak İstiyorum, Başbaşa Kalınca ve Beyaz Zambak.

Oğulları Erdener ve Özdener Koyutürk, kendi meslekleri dışında babalarını gib tangoyla ilgilenmeyi sürdürüyorlar, besteler yapıyorlar.

Diğer tango bestecileriyle ilgili anımsatmalar da yapmadan geçmeyelim.
Kadri Cerrahoğlu: Simsiyah Bakışların, Sarhoşum Sarhoş, Emel, Anneme, Leyla.
Mustafa Şükrü Alpar: Sarı Melek, Bir Martı Gibi, Çapkın.
Ziyaettin Sarıkartal: Aşk Büyülenmiş Bir Çiçektir, Elida, Sev Beni.
İbrahim Özgür: Çivi Çiviyi Söker, Beyoğlu, Yalan, Mavi Kelebek.
Ferdi Daryal: Aşk Bir Serap, Uludağ.
Selmi Andak: Ben Her Bahar Aşık Olurum.
Engin Ege: Ona Hasret, Aradım Seni, Tatlı Günler.
Erdener Koyutürk: Bir Kadın Bir Erkek, Ben Varım, Bal Gözlüm.

İlk tango solistleri Seyyan Hanım dışında, Mahmure Hanım, Birsen Hanım, Seyyide Poroy’dur. Türkçe tangoların ilk erkek solisti ise Münir Nurettin Selçuk’tur. Necip Celal’in “Ayrılık”, Nusret Rıfkı’nın “Senden Uzak” şarkılarını plâğa okumuştur. 1938’de İbrahim Özgür adı duyulur plâklarda. 1942’de Ankara Radyosu’nda tangolar söyleyen Celal İnce, tanınmaya başlar. Ama tangonun iki büyük yorumcusu dendi mi, biri Seyyan Hanım, diğeri Şecaattin Tanyerli’dir. Şecaattin Tanyerli, 1948’de doldurduğu ilk plâkla gönüllere girer: Papatya ve Rüzgâr Gibi Geçti.



70’li yıllara kadar Saime Şengül, Saime Kentmen, Bedriye Tüzün, Nezahat Onaner, Yaşar Güvenirgil, Zehra Eren, Erol Büyükburç, Necla İz, İbrahim Solmaz, Nevzat Yalaz, Aydın Esen, Ayten Alpman, Esin Engin, Mefaret Atalay, Zeki Müren, Ayla Büyükataman ve Tülin Yakarçelik gibi ses sanatçıları da tango söyler.  
Son olarak; Türkiye’de Arjantin Tangosu’nun öncüsü olan Orhan Avşar ve Selçuk Kaskan’ın da ismini zikretmeliyim. 

Bu yazıyı hazırlamak için, TRT FM’de Pazar günleri 17.30’da tango ile ilgili yayın yapan Fehmi Akgün’ün “Yıllar Boyunca Tango” ve Nedim Erağan’ın “Tramvaylı Günler ve Eski Tangolar” kitaplarından yararlandığımı söylemek boynumun borcu. Yüreklerine, emeklerine sağlık diyorum.

Gülşen USLU

9 Aralık 2011 Cuma

SEVDİM

Sevdim. Tıpkı ikinci yılında baharın gelişi gibi... Uzun ve yalnız, yalnız ve soğuk, soğuk ve üşüten bir kıştan sonra... Evren çiçeklenirken, çiçekler açtım sevgimle... Anladım ki boş kalbim ağırlık yapıp durmayacak artık göğsümde.

Sevdim. Hem de görür görmez... Bir yalancı olabilirdin, bir madrabaz ya da bir hırsız... Hesaplamadım... Hemen verdim gönlümü. Çok şükür ki öyle değildin. Bir çocuktun öksüz ve bilmeyen... Kestirmelerden gidemiyordun, uzundu yolların hep. Kayıtsız şartsız sevgi istiyordun, karşılığını vermeyecek olsan bile.

Sevdim. Hayal ederken seni, henüz rastlaşmadığımızda... Şiirler okurdun bana, şarkılar söylerdik, dansederdik. Birlikte gülerdik, kahkahalarımız çocuksu... Bazıları gerçekleşmedi ama ben yine de sevdim.

Ben senin sadece güzel gözlerini değil, çirkin burnunu da sevdim. Uyandığımda ilk aklıma gelenin sen olmasını... Baktırdığım fallarda çıkmanı sevdim. Endişelerini sevdim, korkularını, yalnızlığını... Sevdanı sevdim, başka birine duyduğun sevdanı... Senin sevdiğin şarkıcıları sevdim, senin sevdiğin kitapları...  Sımsıcak şefkatini, kollayan gözlerini sevdim. Çocuksu neşeni, ince uzun ellerini, konuşurken titreyen ince sesini sevdim. Şarkıları kötü söylemeni, bozuk sesler çıkarmanı, kurallı konuşmamanı da…

Seni seven kalbimi sevdim.

Ben senin sadece ilgini değil, ilgisizliğini de sevdim. Aramamanı, karşıma çıkmamanı, beni hayallerimle yalnız bırakmanı da sevdim. Gidişini sevdim, sessiz, vedasız... Arkandan ağlayışımı, umutsuzluğumu da sevdim.

Sevdim. Beni sevdiğin için değil... Beni mutlu ettiğin için değil... Beni hiç terketmediğin için değil... Hesapsız, çıkarsız, yalansız, dolansız, riyasız SENİ SEVDİM.

Gülşen Uslu

8 Aralık 2011 Perşembe

İSTANBUL ŞEHRİ

On beş milyon insanın yaşadığı bu şehirde sen de her sabah karışırsın kalabalıklara. İsimsiz, geçmişi olmayan gölgelermiş gibi devinip duran kalabalıkta; isimsiz, geçmişi olmayan bir gölge olursun sen de aralarında. Onlardan biri, onlara yakın bir gölge… Önce büyük sonra giderek küçülen ve nihayet gözden kaybolan bir gölge. Elinde deri çantan, atlarsın arabana, trafikle boğuşarak varırsın işine. Oturursun masana, evraklarını okursun, telefonlara yanıt verirsin. Sıradansındır o ara, herkese benzersin. Her insandan farkın düşüncelerindir sadece. Düşündüklerin senin kimliğindir.

En son takip ettiğin işi düşünürsün, haftasonu yapacaklarını ayarlarsın kafanda. Gideceğin yerler, buluşacağın insanlar, eski şarkılar vardır aklında. Beni hiç düşünmezsin.

Seninle aynı şehirde yaşarız. İstanbul şehrinde… Aynı kaldırımları arşınlarız, aynı caddelerde dolaşırız  Ayak izlerine basarım, aynı yerden yürürüm;  dün ya da daha önce senin yürüdüğün yerden. Sinemaya gittiğinde oturursun benim oturduğum koltuğa belki de. Aynı filmi seyrederiz ayrı zamanlarda. Belki köşede otobüs durağında beklerken ben, sen benden bihaber geçersin otomobilinle önümden. Senin sevdiğin müzelere gidip, çok sevdiğin bir eserin önünde ben de saatlerimi harcarım belki. Tanıdık gelen bir koku, bildik, aşina bir duygu gibi çeker beni o eser yanına. Belki dokunurum tam da senin dokunduğun bir yerine. Senin çok sevdiğin bir restorana girer aynı yemekten sipariş ederim belki de. Ya da hastalandığımda aynı hastanede, senin daha önce yattığın yatakta yatarım kimbilir.

Seninle aynı sokakları severiz belki. O dar, eski sokakları… Ortaköy’de tavla ya da okey oynadığımız yer bile aynıdır belki. İkimiz de Eminönü’de durup balık ekmek almayı seviyoruzdur kimbilir. Boğaz’da hep aynı noktadan durup bakıyoruzdur denize ve Kız Kulesi’ne. İçimize dolan şiir bile aynıdır belki. “İstanbul’da Boğaziçi’nde bir garip Orhan Veli’yim.” 

Sen de bu şehirde yaşarsın. İstanbul şehrinde… Adresini bilirim, ismini, işini… Zengin sayarım kendimi. Çok özlediğimde, köşe başında bekleyerek seni uzaktan da olsa görebileceğimi bilirim. Varolduğunu, iyi olduğunu, beni sevmediğini bilirim.

Seninle aynı şehirde yaşamak, aynı manzaralara bakmak bile mutlu eder beni. Atmosfere kokun sinmiştir, rüzgarlar getirir. Tanıdık bildiktir bazı objeler, sana benzer, gülümserim. Sen gibidir bazı filmlerdeki karakterler, sevinirim. Seni görmüş gibi olurum. Yüzyüze gelmişiz gibi, sana dokunmuşum gibi… Hiç yerimden kıpırdamam. Elim telefonlara gitmez. Evinizin oradan geçmem. Ama bilirim, hissederim bu şehrin her hangi bir yerinde dolandığını. Aklımdan, havsalamdan izlerim seni.

Şimdi uyandın. Saatin alarmını kapattın. Banyoya gittin, duşunu aldın. “Bir çay iyi olur. Aman boşver, işyerinde içerim. Çocuklar poğaça da alırlar, nasıl olsa.” dedin. Şimdi işindesin. Telefonlar çalıyor, elinde kalem… Akşam oldu, eve dönüyorsun. Seni evimden, yüreğimden izlediğimden kuşkulanmıyorsun.

Sen de bu şehirde yaşarsın. İstanbul şehrinde… İstanbul yakışır sana; sen de ona yakışırsın. Başka bir şehirden gelmişliğin belli olmaz artık yaşamında. Dilin bile eski Türk filmlerine benzer. “Senle” dersin örneğin “Seninle” demezsin. Ünlü kafelere, barlara, konser salonlarına gidersin. En sevdiğin şarkıcıyı bilirim. Yaşamındaki öncelikleri bilirim. Yaşamında hiç önce gelmediğimi, gelmeyeceğimi bilirim. Beni hiç hiç özlemediğini bilirim. Bir selamını göndermeyi bile esirgersin, ortak dostlardan. Öyle kolaydır ki senin için, adımı duysan tepki vermemek; öyle kolaydır ki senin için çok seven bir kalbi elinin tersiyle itivermek.

Ben de bu şehirde yaşarım. İstanbul şehrinde… İsimsiz, geçmişi olmayan gölgelermiş gibi devinip duran kalabalıkta; isimsiz, geçmişi olmayan bir gölge olurum ben de aralarında. Onlardan biri, onlara yakın bir gölge…

Gülşen Uslu

7 Aralık 2011 Çarşamba

TÜRK TİYATROSUNUN İLK YÜZLERİ

Geleneksel Türk tiyatrosu dediğimiz dönem, Batılılaşma inkılaplarının öncesindeki Türk kültürünü yansıtan tiyatrodur. Köylü ve halk tiyatrosu diye türlere ayrılmıştır. Halk tiyatrosu şehirlerde en çok da İstanbul’da gelişmiştir.

Geleneksel Türk tiyatrosu denince, meddah, kukla, ortaoyunu, karagöz, köçek, çengi, hokkabaz gibi dramatik öğeli oyunlar ve sihirbaz, perendebaz, cambaz, çemberbaz, ateşbaz (fişeklerle gösteri yapar), hayvanbaz (köpek veya maymunla gösteri yapar) akla gelir.

Batılılaşma öncesi döneminde en ünlü yüzlerden birkaçı şöyleydi:



Kavuklu Hamdi (1841-1911)
1873’de ustasından Kavuklu rolü için icazet aldı. Sultan Abdülaziz döneminde saraya alındı. Gösterilerini saray halkına yaptı. 1875’den sonra tekrar meydan temsillerine döndü. Zuhurî Kolu’nun hem kolbaşısı hem de kavuklusu olarak ünlendi. Ortaoyunu için birçok senaryo ve tekerleme geliştirdi. Aksaray’daki bir tiyatroda Hayalhane-i Osmanî adlı perdeli ortaoyunu temsilleri verdi. Burada oynadığı oyunlarla tuluat tiyatrosuna zemin yarattı.

Kel Hasan (1874-1929)
Yarattığı “aptal uşak” tiplemesiyle tanındı ve sevildi. Canlılığıyla bu tipe hayat verip onu geliştirdi. Sahneye çıkmadan önce kulisten boş bir gaz tenekesini sahneye fırlatır, eline aldığı bir tavan süpürgesiyle sahneye girerdi. Bu alışkanlığı onun simgesi oldu.

Küçük İsmail (1854-1928)
Şive taklitleri ünlüydü. Razakızade, Laz ve Acem taklitleri yapardı. Kavuklu Hamdi’nin Pişekâr’ıydı. 1876 yılında kendi tuluat topluluğunu kurdu. 1879’a kadar çeşitli oyunlarda oynadı. Bu tarihte Ahmet Vefik Paşa’nın Bursa’da kurduğu tiyatro topluluğuna geçti. 1883’de Temaşahane-I Osmanî topluluğunu kurdu.




Hayali Küçük Ali (1886-1974)
Saraç Hüseyin ustasıydı. Onun yanında Karagöz’e başladı. 60 yıla yakın Karagöz oynatarak bu oyunda üstatlığı elde etti. Derlediği Karagöz oyunlarını kitaplaştırdı: Karagöz (1969).







İsmail Dümbüllü (1897-1973)
Birçok topluluk kurdu. Çeşitli ortaoyunu temsillerinde oynadı. Kavuklu Hamdi, Kel Hasan, Abdi, Naşit gibi ünlü oyunların yanında çalıştı. Onların repertuarlarına yeni tuluat oyunları geliştirip ekledi.

18 yüzyılın başlarında ortaya çıkan Batılılaşma hareketleri tiyatroda da etkilerini gösterdi. Tanzimat’la birlikte Batı örneğinde yeni bir Türk tiyatrosu geliştirilmek istendi. Geleneksel seyirlik tiyatro anlayışından farklı olan çerçeve sahnesi, dekoru ve oyuncularıyla Tanzimat tiyatrosu, azınlıkların katkılarıyla biçimlendi.

Bu yeni tiyatro anlayışıyla halkın eğitilmesi ön planda tutuluyordu. Geleneksel tiyatro gibi sadece eğlendirmeyi amaçlamıyordu. Ama müslümanların sahneye çıkması yasaktı, bu yüzden Tanzimat tiyatrosu uzun bir süre Rum ve Ermeni kökenli vatandaşlarımız tarafından sürdürüldü. 

Tanzimat tiyatrosunun ilk yazarları:

Ali Haydar (1836-1914)
Tanzimat tiyatrosunda ilk trajedileri yazdı. Sergüzeşt-I Perviz (1866) oyununda bir mirasyedinin yoksullaşmasını anlattı. İkinci eserinde sonu cinayetle biten bir kıskançlık olayı işlenmişti (Ersas 1866). Rüya Oyunu (1875) eseri de bir manzum komediydi.

Feraizcizade Mehmet Şakir (1853-1911)
Ahmet Vefik Paşa’nın Bursa valisiyken oluşturmak istediği  Bursa Tiyatro topluluğunun kurulmasına önemli katkıları oldu (1883). Bursa’da Nilüfer (1887) ve Gündoğdu (1891) dergilerini yayımladı. Başarılı tekniği, duru diliyle yazılmış komedileri nedeniyle Türk Molière’I olarak anıldı. Önemli eserleri: İnatçı yahut Çöpçatan (1885), İcab-I Gurur yahut İnkılab-I Mahabbet (1885), Evhamî (1886), Kırk Yalan Köse (1886), Yalan Tükendi (1886), Teehhül yahut İlk Göz Ağrısı (1886).



Ahmet Vefik Paşa (1823-1891)
Bursa Tiyatrosu’nu kurdu. Molière’den yaptığı çeviri ve uyarlamalarıyla tanındı. Daramaturgi ve sahneleme tekniği konusunda yenilikler yaparak Tanzimat tiyatrosunun gelişmesine katkıda bulundu. Halka tiyatroyu sevdirmek için, abonelik sistemleri uyguladı. Zor Nikah, Zoraki Tabib, Kadınlar Mektebi, Merakî gibi çeviri ve uyarlama eserlerinin yanı sıra Lehçe-I Osmanî (1877) adlı Türkçe sözlüğü hazırladı.

Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinin ünlü tiyatrocuları:

Güllü Agop (1840-1902)
Gedikpaşa’daki Osmanlı Tiyatrosu’nu kiralayarak Türkçe oyunlar oynadı (1870-1880). Çevirilerin yanı sıra yerli yazarların oyunlarını da sahneledi. II. Abdülhamit’in buyruğuyla bir saraya alındı. Temsillerini saray çevresine sergiledi.

Dikran Çuhacuyan (1836-1898)
Arif’in Hilesi adlı ilk Türk opereti ile ünlendi (1872). Köse Kahya (1874), Leblebici Horhor Ağa (1875) operetlerini besteledi. Doğu müziği ezgilerini batı müziği formlarına başarıyla uyarladı.

Mardiros Mınakyan (1839-1920)
Batılı Türk Tiyatrosu’na oyuncu, yönetmen, yazar ve hoca olarak katkılarda bulundu. 1884 yılında kurduğu Osmanlı Dram Kumpanyası ile 250 dolayında oyun, opera ve operet sahneledi. Türk tiyatro tarihinde jübilesini yapan ve padişah tarafından Maarif nişanıyla ödüllendirilen ilk Türk tiyatrocusudur (1912).

Ahmet Fehim (1856-1930)
Ahmet Vefik Paşa’nın uyarlamalarındaki rolleriyle ünlendi. Kurduğu tiyatro topluluklarıyla Anadolu turnelerine çıktı. Darülbedayi’de öğretmenlik yaptı. İlk Türk filmlerinde yönetmen ve oyuncu oldu.

Afife Jale (1902-1941)
İlk defa Kadıköy Apollon Tiyatrosu’nda Yamalar adlı oyunla sahneye çıktı (1920). Tatlı Sır ve Odalık oyunlarında oynadı. Şehremaneti, Müslüman kadınların sahneye çıkmasını yasaklayınca, polis tiyatroyu bastı. Darülbedayi’den çıkarıldı. Yasak kaldırılınca, Yeni Tiyatro topluluğunda çalıştı.

André Antoine (1858-1943)
Fransız tiyatro yönetmeni ve oyuncusu. İstanbul Belediye Başkanı Cemil Topuzlu’nun daveti üzerine İstanbul’a geldi (1914). Bugünkü Şehir Tiyatroları’nın temeli olan Darülbedayi-I Osmanî topluluğunun kuruluş çalışmalarını yönlendirdi. Bir eğitim programı hazırladı ve yetenekli öğrencileri yetiştirdi.

Gülşen Uslu